
Gözlerimi açtığımda, kendimi bambaşka bir zaman diliminde buluyorum. Güneş yeni doğmuş, gökyüzü turuncu ve pembe tonlarıyla aydınlanıyor. Hafif bir serinlik var ama içimi ısıtan heyecan her şeyin önüne geçiyor. Etrafıma baktığımda, taş döşeli geniş bir avluda olduğumu fark ediyorum. Yanımda dimdik duruşuyla, gözleri Işık saçan bir adam var: Mustafa Kemal Atatürk. O’nu sadece kitaplardan, fotoğraflardan ve filmlerden tanımış biri olarak, şimdi onunla yan yana olmak beni tarifsiz bir heyecana sürüklüyor.
Adımlarımız köşkün taş döşeli yollarında yankılanırken ona hayranlıkla bakıyorum. Omuzları dimdik, bakışları keskin ve kararlı… Konuşurken sesi, bir milletin kaderini değiştiren bir liderin sesi gibi tok ve güven verici. “Bir ülkenin geleceği, gençlerinin fikirlerinde saklıdır,” diyor. O an, içinde bulunduğumuz çağın zorlukları geliyor aklıma. Günümüzde ülkemizin karşılaştığı ekonomik, siyasi ve toplumsal sıkıntıları düşünüyorum. Ama sonra onun derin bir okyanusun sonsuz maviliğini içinde barındıran, keskin ve anlam dolu bakışlarla ışıldayan gözlerine bakıyorum. O gözlerde umudu, cesareti ve çözümü görüyorum.
İlk olarak köşkün kütüphanesine giriyoruz. Raflar dolusu kitap… Tarih, bilim, felsefe, ekonomi… Atatürk, bir kitabı eline alıyor ve bana dönerek, “Bir milletin yükselmesi ancak okumakla, araştırmakla mümkündür,” diyor. Eğitimin öneminden, bilimin bir milletin aydınlanmasındaki rolünden bahsediyoruz. Günümüzde teknoloji ilerledikçe bilginin daha ulaşılabilir hale geldiğini, fakat okuma alışkanlığının gitgide azaldığını düşünüyorum. “Bilgiye sahip olmadan, özgürlüğe sahip olamazsınız,” diye ekliyor Atatürk.
Daha sonra dışarı çıkıyoruz, Hacı Bayram Camii’nin önünden geçerek Ulus Meydanı’na doğru yürüyoruz. O sırada Atatürk, çevredeki insanlarla selamlaşıyor, esnafla sohbet ediyor. O, halkının içinde olmaktan gurur duyan bir lider. Küçük bir çay ocağına oturuyoruz. Etrafımızda gençler, işçiler, öğretmenler var. Hepsi gözlerinde hayranlıkla ona bakıyor. Bir süre sessizlik içinde çaylarımızı yudumluyoruz. Sonra bana dönerek ve “Bu millet çok şey başardı, ama en büyük zaferi hala gelecekte,” diyor. Bu sözleriyle içimi tekrar devasa bir umut bulutu kaplıyor. En büyük zafer hala gelecekte.
Öğle vakti, Anıtkabir’in inşa edileceği tepeye gidiyoruz. O, ufka bakarak ellerini arkada birleştiriyor. Rüzgâr, paltosunun eteklerini hafifçe dalgalandırıyor. “Bu topraklar,” diyor yavaşça, “kanla, alın teriyle, fedakârlıkla kazanıldı. Her taşında bir kahramanın izi var. Ve bugün hala özgürsek, o kahramanların sayesinde.” İçimde tarifsiz bir gurur dalgalanıyor. İçimdeki gururla tekrar hatırlıyorum. Bugün, birileri geçmişini unutturmak istese de, bu toprakların ruhunda hala Atatürk’ün idealleri var.
Gün batarken, Çankaya Köşkü’ne geri dönüyoruz. Atatürk, balkondan Ankara’nın ışıklarını izliyor. Bir süre sessizlik içinde kalıyoruz. Sonra bana dönüp, “Unutma,” diyor, “Bu ülke, kolay kazanılmadı. Cumhuriyeti yaşatacak olanlar, sizin gibi düşünen, sorgulayan, mücadele eden gençler olacak.”
İçimde tarifsiz bir duygu… Hem gurur, hem sorumluluk, hem de derin bir minnettarlık hissediyorum. Onun gözlerinin içine bakarak başımı sallıyorum. “Size söz veriyorum,” diyorum, “Bu emanete sahip çıkacağız.” O an kendi adıma değil, bütün bir gençlik adına bu sözü veriyorum. Çünkü bu ülkenin gençlerinin ne pahasına olursa olsun, atalarının, askerlerinin, savaşlarda koşulsuz şartsız varını yoğunu feda eden milletinin emanetine asla ihanet etmeyeceğini biliyorum.
Bir an gözlerimi kapatıp açıyorum ve bir bakıyorum ki odama dönmüşüm. Artık sadece geçmişi öğrenen biri değil, o geçmişi geleceğe taşıyacak bir sorumluluk hissediyorum. Atatürk’ün sesi hala kulaklarımda yankılanıyor: “Bu ülke, sizin omuzlarınızda yükselecek.”
