Sabahın erken saatleri… Karadeniz üstünde gri bir sis, martıların sesi yankılanıyor Samsun sokaklarında. Deniz hafif dalgalı ama limandaki insanların içi daha dalgalı. O gün farklı bir gün, herkes hissediyor. Ne tam bir bayram havası var ne de sıradan bir sabah… Hafif bir tedirginlik, ama daha baskın olan bir şey var: Umut.
Limanda “Bandırma Vapuru geldi” diye koşuşturan çocuklar var. Kimileri evlerinin penceresinden bakıyor, kimileri limana kadar gelmiş. Bandırma’dan inen biri var ki, bakışlarıyla bile “Ben buraya bir iş için geldim” diyor adeta: Mustafa Kemal. Üniforması tertemiz, gözlerinde derin bir kararlılık. Yanında birkaç subay daha. Duruşları bile farklı. Onlar artık sadece birer asker değil, bir milletin kaderini omuzlarında taşıyan öncüler.
Sokakta dedikodular dönüyor: “İstanbul’dan kaçmış galiba”, “Bir şeyler yapacakmış bu paşa.”, “İngilizler duyarsa kıyamet kopar.” Ama kimse engellemiyor çünkü içten içe herkesin beklediği biriydi belki de. Herkes bir kurtarıcı hayali kuruyordu aylardır, yıllardır…
Gençler dikkat kesilmiş, ihtiyarlar başını sallayıp dua ediyor. Kimse tam bilmiyor ne olacağını ama o sabah bir şey çok net: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. O sabah, sadece bir komutan karaya çıkmıyor; o sabah, Anadolu’nun dört bir yanına yayılacak bir kıvılcım doğuyor.
19 Mayıs 1919, karanlığın içinde yanmaya başlayan bir ışık gibi… Ve o ışık, bir milletin yeniden ayağa kalkışının ilk adımı.
