Bugün sabah uyandım, dişimi fırçaladım, biraz parfüm sıktım ve kahvaltı etmek için mutfağa geçtim. Evde sadece dedem ve babam vardı ama nedense etrafta duyduğum sesler, var olanlardan çok daha fazlaydı. Sanki herkes aynı anda konuşuyordu.
Babamın yanına gidip, “Saçım nasıl olmuş?” diye sordum. Gülümsedi ve “Çok güzel olmuş.” dedi. Ama ben, iç sesinin tam tersini söylediğini neredeyse net bir şekilde duyabiliyordum: “Berbat olmuş.” Yüzüme hiçbir şey yansıtmasam da, içten içe kırılmıştım.
Okula vardığımda gürültü dayanılmaz bir hâl almıştı. Kalabalık, konuşmalar, ayak sesleri… Her şey insanın aklını başından alacak kadar fazlaydı. Derse girince, öğretmen bana bir soru yöneltti. Cevabı neredeyse biliyordum ama küçük bir eksikle söyledim. O an sınıfta bir sessizlik oldu. Ama yalnızca birkaç saniye… Ardından yine o sesler:
“Onu bilemedin mi gerçekten?”
“Bu kadar basitti!”
“Ben bile senden zekiyim demek ki…”
O kadar gerçekçiydiler ki, neredeyse kim söyledi diye arkamı dönüp bakacaktım. Ama farkındaydım… Bu sesleri sadece ben duyuyordum. Şikâyet edemezdim çünkü kanıtım yoktu.
O akşam eve döndüğümde uzun uzun düşündüm. Belki de bu yüzden iç sesleri bu zamana kadar hiç duymamıştım. Belki de hayatta her şeyin bir zamanı, her şeyin bir hayrı vardı. Çünkü bu sesleri daha önce duysaydım, çok daha fazla yıpranırdım.
Ve o an fark ettim ki ben aslında hep bunu yapmayı istemişim: Sessiz kalıp kendimi dinlemeyi. Ve şimdi, belki de ilk kez, gerçekten anladım… bazen en çok yoran, dış sesler değil, içeride susmayanlardır.
