Bir Gemi, Bin Umut

İskeleye ayak bastığımda sabah henüz uyanmamıştı. Gökyüzü kurşuni bir hüzünle örtülüydü. Ufukta gri bulutlar, sanki Anadolu’nun üstüne çökmüş yılların yükünü taşıyordu. Ama bugün… bugün gökyüzünde bile farklı bir kıpırtı vardı sanki, az sonra güneş doğacakmış gibi… Şehrin sokaklarında sesler kesilmişti, herkes iskeleye doluşmuş nefesler tutulmuştu. Hiçbir şey söylenmedi ama herkes aynı şeyin farkındaydı : “O” geliyordu. Boğazımı düğümleyen bir his, içimi sıkan bir şeyler vardı. Hüseyin’i Sarıkamış’a uğurlarken de böyle hissetmiştim. Ama o zaman bu duygu bir vedaydı. Şimdi ise adını koyamadığım bir bekleyiş…

Derken beklenen göründü. Ufukta bir silüet. Dalgaları yara yara, rüzgarı hiçe sayarak yaklaşıyordu. Sanki bir gemi değil bir direniş geliyordu bize doğru. Sanki bu toprak, ilk defa nefes alıyordu bu sabah. Bandırma Vapuru ağır ağır yanaştı iskeleye. Saatler durdu adeta. Önce kısa bir sessizlik ve sonra adım sesleri… Kalbimin, adım sesleriyle hızlandığını hissettim. Vapurdan 18 adam indi ama herkesin gözü “tek” bir adamdaydı.

Bu anı tarif etmek zor. “O” simsiyah paltosunun içinde tereddütsüz adımlarla büyük kalabalığı yararak ilerliyordu, sırtında bir milletin yükü vardı ama omuzları çökük değildi, o masmavi gözlerinde ise tüm Anadolu’yu görebilirdiniz.

O an, olay sadece paşanın karaya ayak basması değildi. Olay, umudun ete kemiğe bürünüp aramıza karışmasıydı. Kalabalığın iki yana ayrılıp açtığı yolda ilerledi ve bir müddet sonra durdu. Bir süre bizi süzdü. Bıyığı yeni terlemiş gençler, vefalı analar, dul kadınlar, yaşından çok görmüş çocuklar ve bastonlarıyla yaşlılar. Herkesin yüzünden sadece bir ifade okunabilirdi: Ümit… Yanımdaki teyze kulağıma eğilip “İlk kez biri gider gibi değil, kalır gibi bakıyor bu topraklara” diyerek fısıldadı. Bir anda aklıma Hüseyin’in bana yazdığı mektubun son cümlesi geldi: “ Gün gelir, bu karlar erir, bu ülke kurtulur.” Demişti. İşte bugün Sarıkamış’ta donan o hayal burada Samsun’da yeşermişti…

Kimse bağırmadı, kimse alkışlamadı ama gözler doldu, gözyaşları yanaklardan süzüldü. Herkes o güne kadar hissettiği hüznü, öfkeyi, intikam ateşini hatta sönmüş umutlarını bile gözyaşlarıyla Mustafa Kemal’e akıtıyordu. Çünkü hepimiz biliyorduk. Bu, sonu belli bir savaşın değil, başı yeniden yazılan kurtuluşun adımlarıydı.

Köyün ileri gelenlerinden biri Mustafa Kemal Paşa’ya yaklaştı ve hepimizin duygularını tek bir cümlede özetledi: “Hoş geldin Paşa, biz seni çok bekledik…”

Sonraları çok yazıldı çizildi o sabah. Kitaplar, belgeler, nutuklar… Ama ben size şunu söyleyeyim: O sabah sadece tarih yazılmadı. O sabah, yanmış evlerin külleri arasından bir millet uyandı.  Sadece bir vapur yanaşmadı o limana, o sabah binlerce yıkık yüreğin tekrar atmasını sağlayacak kıvılcım çaktı o adamın gözlerinden.

(Visited 75 times, 1 visits today)