Bu sabah her şey, her zamanki gibi başlamıştı. Alarmım çalmadı çünkü alarmım yoktu. Yorganım, battaniyem, odam… hiçbir şey tanıdık gelmiyordu. Sanki zaman tersine akmış, beni bambaşka bir çağa fırlatmıştı. Odanın köşesinde tüten bir mangal, duvarda asılı bir kandil vardı. Dışarıdan gelen ayak sesleri taş sokaklarda yankılanıyor, uzaktan bir satıcının “Taze simit!” diye bağırdığı duyuluyordu.
Birden kapı çaldı. Açtım. Karşımda yaklaşık dokuz yaşlarında, sarı saçlı, masmavi gözlü bir çocuk duruyordu. Üzerinde tertemiz, ama biraz bol bir ceket vardı. Gülümsedi:
“Geç kalacağız, hadi!” dedi.
“Sen… sen Mustafa Kemal misin?” diye kekeledim.
“Evet. Ama sadece Mustafa de. Bugün benimle geliyorsun,” diye cevap verdi.
O an şok içinde olsam da bir şekilde ayaklarım onu takip etti. Selanik sokaklarında yürürken bana çocukların top oynadığı alanı, caminin arkasındaki eski taş fırını, ve her hafta kitapçıya uğradığı yeri gösterdi. Hayat doluydu, ama bir yandan da bambaşka şeyler düşünüyordu. Yol boyunca sık sık sorular soruyordu: “Sence insanlar neden savaşır? Herkes eşit olsa dünya nasıl olurdu? Bilgi mi güçlüdür, kılıç mı?” Onunla konuşmak sanki bir yetişkinle felsefe tartışmak gibiydi.
Beraber okuluna gittik. Eski sıralar, tahta kara tahta ve mürekkep hokkaları… Hepsi gözümde canlandı. Derste öğretmen Osmanlı tarihi anlatıyordu. Mustafa, parmak kaldırarak fikirlerini çekinmeden paylaştı. “Tarihi bilmeyen millet, yolunu kaybeder,” dedi. Öğretmeni başını sallayarak gülümsedi. O yaştayken bile çevresindekilere düşünmeyi, sorgulamayı öğretmeye çalışıyordu.
Ders çıkışında evine gittik. Annesi Zübeyde Hanım bizi kapıda karşıladı. Gözlerinden sevgi ve gurur akıyordu. Sofrada zeytinyağlı yaprak sarması, kuru fasulye ve taze ekmek vardı. Mustafa yemekten önce bana döndü:
“Annemi çok severim. Ama bir gün bütün annelerin huzur içinde yaşayabileceği bir ülke kurmak istiyorum,” dedi.
Yemekten sonra sahile yürüdük. Mustafa, eline küçük bir tahta parçası alıp kuma hayalindeki ülkeyi çizmeye başladı. “Bak, burada okullar olacak. Burada meclis. Kadınlar da erkekler kadar söz sahibi olacak. Ve en önemlisi, herkes özgür olacak.” Onu izlerken içim ürperdi. Sanki bir çocuğa değil, geleceği yazan bir lidere bakıyordum.
Güneş batarken bana döndü:
“Ben büyüyünce çok çalışacağım. Ama yalnız olmamı istemem. Sen de yanında olur musun?”
“Evet,” diyebildim kısık bir sesle.
Sonra birden her şey dağıldı. Gözlerimi açtığımda kendi odamdaydım. Ama içimde bir kıvılcım yanmıştı. O gün bir rüyaydı belki ama içindeki anlam gerçekteydi: Bir milletin kaderi, bir çocuğun hayaliyle başlar.
