Günümüzde sevgi, artık yalnızca kalpten kalbe geçen bir duygu olmaktan çıkıp, tüketim kültürünün etkisiyle maddi bir gösteriye dönüşmeye başladı. Sevgimizi ifade etmek için aldığımız pahalı hediyeler, gösterişli yıldönümleri, sosyal medyada yapılan abartılı paylaşımlar… Tüm bunlar, ilişkilerde sevginin ne yazık ki “gösterilmek zorunda olan” bir meta haline geldiğini düşündürüyor bana.
Oysa sevgi, bir çiçeği sulamak gibi; sabır, emek ve içtenlikle beslenmesi gerekir. Sevgi, bazen sessiz bir destek, gözlerdeki güven ya da yorgun bir günün sonunda edilen sıcak bir “Nasılsın?”dır. Manevi değerler, bir ilişkinin temel direkleridir. Maddi ifadeler ise yalnızca süs gibidir; güzelleştirir ama tek başına yeterli değildir.
Tüketim kültürü, bizleri sürekli daha fazlasına özendiriyor: “Sevgililer Günü’nde hediye almadıysa sevmiyor demektir” algısı, gerçek duyguların yerini beklentilere bırakıyor. Oysa gerçekten seven bir insanın kalbinde, alınan hediyeden çok verilen değerin izi kalır. Maddi değerler gelip geçicidir, ama bir insanın yanında hissettirdiği güven kalıcıdır.
Benim bakış açıma göre, elbette bir çiçek, bir küçük hediye mutlu edebilir; ancak bu, sevginin bir kanıtı değil, sadece bir jesti olmalı. Gerçek sevgi; zor zamanlarda elini bırakmamak, karşılıksız fedakârlıkta bulunmak ve karşısındaki insanı olduğu gibi kabul etmektir. Manevi bağ kuvvetliyse, maddi ifadeler zaten anlam kazanır. Aksi takdirde, ne kadar pahalı olursa olsun, her şey yüzeysel kalır.
Kısacası, sevgi tüketimle kirlenmemeli. Modern dünyanın dayattığı maddi beklentilere karşı, kalbimizin sesini dinlemeyi öğrenmeliyiz. İlişkilerde manevi değerler ön planda tutulduğunda, gerçek bağlar kurulur. Çünkü en pahalı hediye bile, sevildiğini hissetmek kadar değerli değildir.
İlişkilerimizde kalıcı olan, birlikte geçirilen sade anlar, samimiyetle edilen bir sohbet, göz göze bakarken hissedilen iç huzurdur. Tüketim kültürü bize sürekli “daha büyük” sevgi gösterileri sunmamız gerektiğini fısıldarken, biz asıl anlamı bu sessiz ama güçlü detaylarda buluruz. Sevgi, hissettirilmek ister; parayla değil, gönülle anlatılır. Sevgiye emek harcanmalı, sabırla büyütülmeli ve kıymeti günlük hayatın küçük mucizelerinde görülmelidir.
Duyguların parayla ölçülmeye başladığı bu çağda, içtenliğin ve gerçek bir sevgi bağının korunması adeta bir direnişe dönüşmüştür. Belki de en büyük lüks, anlaşılmak ve koşulsuz sevilmektir. O yüzden, değer verdiğimiz insanlara zaman ayırmalı, onlarla derin bağlar kurmalı ve bu bağı yalnızca kalpten gelen sözlerle değil, davranışlarımızla da pekiştirmeliyiz. Sevgi; gösterişli paketlerde değil, sessiz sadakatte saklıdır.
Ancak bu dönüşümün tamamen önüne geçmek mümkün. Her birey, kendi ilişkisinde hangi değerlere öncelik vereceğine kendisi karar verir. Sevgi, dışarıdan gelen baskılarla değil, içten gelen bağlılıkla yaşanmalıdır. Günümüzde birçok insanın ilişkilerinde yaşadığı hayal kırıklıklarının temelinde, samimiyet yerine gösterişin koyulması yatıyor. Oysa en güzel anılar, en sade ve en içten yaşanan anlardır. Bu yüzden, toplumun dayattığı “ideal çift” algısından sıyrılıp, kendi duygularımıza ve değerlerimize kulak vermeliyiz. Birlikte geçirilen zaman, karşılıklı anlayış ve içten gelen bir tebessüm; en pahalı hediyeden çok daha derin izler bırakır. Sevgi, kalpte hissedilen bir sıcaklık, ruhun ruhla buluşmasıdır. Bu yüzden, sevgiye gerçek bir anlam katmak istiyorsak, önce içimizdeki sevgiyi büyütmeliyiz.
