Bir sabah, kuş cıvıltılarıyla dolu bir bahar gününde gözlerimi açtığımda, kendimi Selanik’te, 1890’ların sonlarında buldum. Yanımda, gülümseyen mavi gözleriyle Mustafa Kemal duruyordu. Henüz çok küçük, 9 yaşlarındaydık. “Hadi, okula geç kalacağız!” dedi neşeyle. Şaşkınlığımı gizleyerek peşinden koştum.
Mahalle arasında yürürken bana sürekli sorular soruyordu. “Sence özgürlük nedir?” “Bir millet nasıl güçlü olur?” Ben, hayalperest çocuk aklı ile nasıl gerçek cümleler kuracağımı bilemezken, o fikirlerini heyecanla paylaşıyordu. Daha o yaşta bile ileri görüşlüydü.
Okuldan sonra deniz kıyısına indik. Elinde kocaman bir defter vardı. Kendi çizdiği haritaları gösterdi bana. “Bir gün bu haritalar değişecek,” dedi. “Ben de bu değişimi sağlayacağım.” Onun bu kararlılığına hayran kalmıştım. Sonra, birlikte taşlardan kaleler yaptık, hayalimizde düşmanları yendik.
Öğle vakti annesi Zübeyde Hanım bizi çağırdı. Sofrada zeytin, ekmek ve peynir vardı. Mütevazı ama sevgi dolu bir yemekti. Mustafa, annesine büyük bir saygı gösteriyordu. O anda onun nasıl bu kadar olgun olduğunu daha iyi anladım.
Yemekten sonra bir ağacın altına oturduk. O bana, ileride asker olmak istediğini anlattı. “Ama sadece savaşmak için değil,” dedi, “vatanı korumak ve halkı mutlu etmek için.” Ben de ona bir gün çok büyük işler başaracağını söyledim. Gülümsedi ama gözleri oldukça ciddiydi. Bu vatan, bu millet için büyük şeyler yapacak karakteri kendi bedenine şimdiden yer etmişti bile.
Akşamüstü, birlikte gün batımını izlerken sessiz kaldık bir süre. Bir müddet sonra bana bu ülkenin güzelliklerine güzellik katmaktan, fazlasıyla yenilikçi ve dünyayı değiştirecek fikirler vermeye başlamıştı. O an, yanımdaki çocuğun sadece oyun arkadaşım olmadığını, geleceğin lideri olacağını derinden hissettim.
Ve birdenbire her şey silikleşti, gözlerimi tekrar açtığımda kendi yatağımdaydım. Rüya mıydı, gerçek mi? Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: O gün, Mustafa Kemal’in ne kadar özel bir çocuk olduğunu görmek, hayatımın en anlamlı anılarından biri oldu.
