Bir sabah uyandım ve her şey çok farklıydı. Takvime baktığımda 17 Mayıs 2000 yazıyordu. Bugün, heyecanla beklediğimiz o büyük gündü. Galatasaray, Arsenal ile Avrupa Ligi final maçına çıkacaktı. Cebimden bir maç bileti çıktı ve maçın oynanacağı yer Danimarka’nın başkenti Kopenhag’tı. Sevinçten çılgına döndüm; maça gidebilecek, bu heyecana ortak olacaktım.
Sokağa çıktığımda, her yer sarı-kırmızı Galatasaray bayraklarıyla doluydu. Stada girdiğimde, herkes sarı-kırmızı forma giymişti. Tribünlerde yerimi aldım ve kalbim küt küt atıyordu çünkü çok önemli bir maçtı. Galatasaray efsanesi Hagi ve Taffarel tam karşımda ısınıyorlardı. Diğer tarafta ise Fransız efsane Henry ısınıyordu.
Ve işte o büyük an geldi, maç başladı. 0-0 devam eden maçta, 94. dakikada Hagi, sportmenlik dışı bir hareket nedeniyle kırmızı kart gördü ve maç penaltılara gitti. İlk penaltıyı Ergün Pembe ile biz kullandık ve golü attık. Ardından, Arsenal’den Davor Šuker ikinci penaltıyı kullandı ama Taffarel onu kurtardı.
Sonra bizden Hakan Şükür gol attı, Arsenal’den Ray Parlour ise penaltısını gole çevirdi. Ümit Davala’dan gelen golün ardından, Patric Vieira penaltısını kaçırdı. Şimdi sırada Popescu vardı; eğer o golü atarsa, kupa bizim olacaktı. Popescu topun başına geçti ve penaltıyı gole çevirdi. Artık kupa bizimdi! Çok mutlu olmuştuk, etrafta Galatasaray marşları söyleniyordu.
Bu inanılmaz maç, hafızalarımıza kazındı ve biz de gururluyduk.
