On altı yaşındaki Can, yaz tatilinin ortasında olmasına rağmen kendisini tatilde hissetmiyordu. Babasının geçirdiği küçük bir iş kazası yüzünden ailenin ekonomik durumu sarsılmıştı. Can, üniversite hayalini desteklemek için ilk kez çalışmak zorundaydı. Büyüdüğü mahalledeki, yıllardır kimsenin doğru düzgün uğramadığı, tozlu ve sessiz “Eski Kitaplık” adlı ikinci el kitabevinde yarı zamanlı iş bulmuştu.
Can, bu işe gönülsüz başlamıştı. Kitapların arasında kaybolmak yerine, eski ve nemli hava onu boğuyordu. Liseye geçiş sınavında beklediği sonucu alamamış olmanın hayal kırıklığı hâlâ taze bir yaraydı. Hayalindeki liseden uzak kalması, ona bütün kapıların kapandığını hissettirmişti. Çalışma saatlerini, kitap yığınları arasında sessizce çürüyen, kendisi gibi umutsuz bir varlık olarak görüyordu.
Dükkânın sahibi, ihtiyar bir tarih öğretmeni olan Rıza Bey’di. Rıza Bey, sessiz, az konuşan ama gözleri hep canlı bakan bir adamdı. Can’dan istediği tek şey, dükkânın arka tarafındaki, yıllardır düzenlenmeyen karmaşık arşivi tasnif etmesi ve dijital bir liste oluşturmasıydı.
İlk günler tam bir felaketti. Kitaplar tozlu, ağır ve düzensizdi. Can, öfkeyle kitapları raflara fırlatırken, bir gün Rıza Bey’in sesi duyuldu: “Can,” dedi. “Bu kitaplar sadece kâğıt yığını değil. Her biri bir hayat, bir fikir barındırır. Onlara saygı göstermezsen, onlar da sana bir şey öğretmez.”
Bu uyarıdan sonra Can, yavaşladı. Kitapları atmak yerine, kapaklarını silmeye, içlerindeki eski notları, unutulmuş çiçek yapraklarını incelemeye başladı. Arşivde ilerledikçe, unuttuğu ya da hiç bilmediği dünyalarla karşılaştı: Eski bilim dergileri, felsefi notlar, 19. yüzyıldan kalma seyahat günlükleri…
Bir gün, eski bir sandıktan, el yazması bir şiir defteri çıktı. Defterin son sayfasına sıkıştırılmış, kurumuş bir yonca vardı ve altında, Can’ın kendi hayaline çok benzeyen, lise yıllarında yazılmış, kayıp bir ressamın imzası duruyordu. O an, Can anladı ki, hayal kırıklığı sadece ona ait bir durum değildi. Başkaları da kaybetmiş, yeniden başlamış, iz bırakmıştı.
Can, arşivi düzenleme işine daha titizlikle sarıldı. Günler geçtikçe, o karmaşık düzeni çözmeye, mantıksal bir sıra oluşturmaya başladı. Bir hafta sonra, Rıza Bey’e ilk tasnif edilmiş küçük bir listeyi sundu. Rıza Bey, listeyi eline aldı, gözlüğünü düzeltti ve yavaşça okudu.
“Harika bir iş çıkarmışsın, delikanlı,” dedi Rıza Bey, yüzünde nadir görülen içten bir gülümsemeyle. “Yıllardır kimse bu kadar düzenli bir liste yapamamıştı.”
Bu basit, içten onaylama, Can’ın aylardır taşımadığı kadar büyük bir yükü omuzlarından almıştı. O an, yaptığı işin sadece tozlu kitapları dizmek değil, kaosu bir düzene sokmak olduğunu fark etti. Ve eğer o kaosu düzenleyebiliyorsa, hayatındaki kaosu da düzenleyebilirdi. Başarı, büyük bir sınavda birinci olmak zorunda değildi; bazen, elindeki imkânlarla bir sorumluluğu hakkıyla yerine getirmekti.
Dükkânın arka penceresinden süzülen solgun bir öğleden sonrası ışığı, tozlu havada dans ediyordu. Can, elindeki bir sonraki kitabı rafa yerleştirirken, içinde garip bir hafiflik hissetti. Kitapların ağırlığı artık onu ezmiyor, aksine, taşıyabileceği yeni bir bilgi ve sorumluluk getiriyordu.
Derin bir nefes aldı. Eski Kitaplık’ın nemli, fakat şimdi daha anlamlı gelen havasını içine çekti. Umudu yeniden yeşeriyordu. Bu umut, hayalindeki lisenin kapısını aralamasa da, hayatın kapılarını aralamak için kendi gücüne güvenmesi gerektiğini fısıldıyordu.
