Kafamın arkasında, enseme çok yakın bir bölgede hissettiğim o keskin acıyla gözlerimi açtım. En azından açtığımı sanıyordum. Fakat karşı karşıya olduğum şey zifiri bir karanlıktı. Kafamın neden acıdığını ya da neden tek görebildiğim şeyin karanlık olduğunu anlayamıyordum. Doğrulmaya çalıştığımda beni bir şeyin engellediği, bir şeyin beni yerimde tuttuğunu fark ettim. Dokusu muşambayı andırıyordu fakat beni engelleyen şeyin bir tek muşamba olmadığından adım gibi emindim. Üzerimden, ne olduğunu bile bilmediğim nesneyi kaldırmak için ellerimi uzattığımda, ellerimin arkadan plastik bir kelepçeyle bağlanmış olduğunun farkına vardım. Bacaklarım da koli bandıyla birbirine bağlanmıştı. Hani şu kalın, elektrik bandı gibi olanlardan. Gözlerimin ve ağzımın da bir şekilde işlevlerini yerlerine getirmelerinin engellendiğinden de emindim artık. Neler oluyordu böyle? Neden her yerim bağlanmıştı? Neden kafam bir sopayla defalarca darbe yemiş gibi acıyordu?
Cevabını bulamayacağımdan emin olduğum soruları bırakıp elimde var olan bilgilerle yetinmeye çalışmalıydım sanırım. Birincisi; ellerim, ayaklarım, ağzım, gözlerim vazifelerini doğru bir şekilde ifa edemeyecek bir biçimde bağlanmıştı. İkincisi; kafam gerçekten ama gerçekten çok acıdığından bu tutsaklık durumundan kurtulmak için bir plan yapamıyordum, yapsam bile odaklanamama ihtimalim çok yüksekti zaten ama denemekten bir zarar gelmezdi, değil mi? Üçüncüsü ise bütün bu kaçma planını uygulamak için o muşambaya benzer şeyi üstümden kaldırmam gerekliydi.
Evet, her yerim bağlı olabilirdi fakat bu, benim kaçmama engel değildi. Ayaklarımı bir levye gibi kullanarak üzerimdeki şeyi kaldırmaya çalıştım ama anladığım kadarıyla yere kazıklar ve ipler aracılığıyla sabitlenmiştim. Bu tabi ki de benim aşamayacağım bir şey değildi. 10-15 dakika civarı uğraştıktan sonra kendime yerden doğrulabileceğim kadar bir alan açmayı başarmıştım. Bu alandan dışarı bile çıkabilirdim. Fakat önce her yerimde bulunan bantlardan ve bunun gibi şeylerden kurtulmam gerekiyordu. Doğrulup oturur pozisyona geçtim, gözlerimin üzerine bağlanmış kumaşı çıkartmak için dizlerimi kendime doğru çektim ve kafamı dizlerime sürtmeye başladım. Kafam acıdığı için çok kuvvetli yapamıyordum ama en sonunda çıkarmayı başarabildim. Gördüklerime inanamıyordum. Neredeydim?

Etraf karanlıktı fakat ağaçların arasından sızan o cılız ışık, ufak da olsa etraftakilerin görünmesini sağlıyordu. Ormanın ortasından geçen ince bir patika vardı ama patikada irili ufaklı bir sürü çakıl taşı olduğundan patikada yürümenin kolay olmayacağı anlaşılıyordu. Etraftaki kayaların üstü resmen yeşil bir yorganla örtülmüş gibi yosunlarla kaplıydı. Yerde o kadar çok bitki vardı ki attığınız her adımda birkaç bitki eziyorsunuz zannediyordunuz. Her yer ağaçlarla kaplıydı ve ağaçların boyu o kadar uzundu ki gökyüzünü dolduruyorlardı. Ortamdaki sisten dolayı birkaç metre ötenizdekini göremiyordunuz. Bu yer her ne kadar içinizi korkuyla ve bilinmezlik duygusuyla kaplasa da size garip bir huzur ve güven hissi veriyordu. Karga ve egzotik türlerden kuş sesleri kulağınızdan sızıp sizi sesin kaynağına sürüklemek istiyormuş gibi kendine çekiyordu. Rutubet kokusu burun deliklerinizden içeri girip akciğerlerinizi dolduruyordu. Biraz uzaktan gelen dalga sesleri, size kayalık sahilde olduğunuzun ipucunu veriyordu.
Gördüğüm bu ürkütücü güzellikteki manzara karşısında şoke olmuştum. Hem bu kadar enfes güzelliği hem de bu kadar iğrenç özelliği birlikte bir denge içerisinde taşıyıp böyle özgün bir şeye dönüştüren başka bir yer görmemiştim. Ama ortamı incelemek için daha çok vaktim olacağını düşünüp asıl hedefime odaklanmam gerektiğine karar verdim.
Yere çakılmış kazığa ellerimdeki plastik kelepçeyi geçirip koparmaya çalıştım fakat çok da başarılı olduğum söylenemezdi. Kazığı boş verip B planına geçtim. Beni ve muşambayı yere sabitlemek için kullanılan iplerden birini aldım. Bir ucunu kelepçeden geçirip ellerimle tuttum, diğer ucunu ağzımla tutup bir el testeresi gibi ileri geri çekmeye başladım.
Ben bunu yaparken ağaçların arasından bir hışırtı geldi. Sanki bir insan yürüyormuş da ayağının altında bir dal kırılmış gibi. Kalbim, bir atın dörtnala koşarken toynaklarından çıkardığı sese benzer bir ses çıkararak hiç olmadığı kadar hızlı atmaya başladı. Hışırtı sesi tekrar geldi ama bu sefer daha yakınımdaydı. Korkuyordum. Kafam karıncalanıyordu. Her yerimden soğuk terler akmaya başlamıştı. Kaçmalıydım. Ama her yerim bağlıyken nasıl kaçabilirdim? Kelepçeyi koparmak için kullandığım ipi hemen bırakıp muşambanın içinden çıktım. Hışırtı sesi tekrar ve daha yakından geldi. Ne yapacağımı bilmiyordum. Çaresizdim. Yerde yuvarlanarak gitmeye çalıştım fakat işe yaramadı. Hışırtı sesi artık durmuyordu ve en fazla bir dakika içinde bana yetişeceği aşikardı. Bir ağaçtan yardım alarak ayağa kalkmaya çalıştım. Birkaç denemeden sonra en azından dik durabilmeyi başarmıştım. Zıplayarak kaçacaktım. Tek çarem buydu. Hışırtı sesi artık kulaklarımı çınlatıyordu. Zıpladıkça kafamın ağrıyan yeri zonkluyordu. Dengemi git gide kaybediyordum. Bacaklarımdaki kuvvet giderek azalıyor, giderek güçsüzleşiyordu. Hışırtı sesinin kaynağı tam arkamdaydı. Adımlarının sesini duyabiliyordum. Dengemi kaybettim. Kafamı patikanın kenarındaki yosunlu kayalardan birine çarptım. Canım yanıyordu. Gözlerim kapanmaya başladı. Bilincim kapanırken son gördüğüm şey siyah bir insan silüeti olmuştu.
