
Hayatımızın bazı anlarında “gerçek özgürlük” nedir ve bu özgürlüğün sınırlarına ne kadar bağlı olduğumuzu düşünürüz. Bu anlarda kafamızdan binlerce düşünce geçer; net bir cevap vermeye çalışırız ama bir sonuca varamayız. Gerçekten özgür müyüz? İnsanlik özgürlüğe çok fazla sınırlamama mı getirdi? Tüm bu sorular arasında iki tanesi diğerlerinden daha çok öne çıkar: “İnsan özgür doğup her yerde zincirler içinde midir?
” ve “Özgürlük, insanın kendisine karşı sorumluluk mu alabilmesidir?” Bu da bizi şu soruya yönlendirir: Hangisi doğru?
Bu iki ifadeyi yüzeysel olarak ele aldığımızda, ilk bakışta ikincisi daha mantıklı
görünebilir. Çünkü sonuçta, sorumluluk olmadan özgürlük neye yarar? Sorumluluk içermeyen özgürlük, kaosa dönüşür. İşte bu ünlü Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin bu konu hakkında düşüncesidir. Fakat bu felsefeyi biraz daha derinden incelediğmizde aslında bir çok hata olduğunu görürüz. Bu hataların en büyüğü şudur: Eğer özgür irade yoksa kendimizi nasıl sorumlu tutabiliriz?
Özgür irade (özgürlük) başlı başına sorumluluğu kabul etmek veya üstlenmek değildir. Bu kavram özgürlüğün sınırlarını aşar ve yargılama ya da cezalandırma içgüdüsüne kadar uzanır. Unutmamaız gerekir ki özgür irade, sonuç değil, eylemdir. Bu nedenle özgürlük, eylemin sınırları içerisinde tanımlanabilir. Onu aşacak olursa sorumluluk olur.
Şimdi ise ünlü filozof Jean-jacques Rousseau’nun özgürlük anlayışına bir göz atalım. 18. Yüzyılda insanlar hala monarşi ile yönetilirken Rousseau bu tarz yönetimin insanların seslerini duyuramadığını ve onların seçimlerini büyük ölçüde kısıtladığını fark etti. Bu durum onu insanların özgürlük konusu hakkındaki durumlarını eleştirmeye yöneltti. Dedi ki: “İnsan özgür doğar ama her yerde zincire vurulmuştur.” Bir kişi doğuduğunda kendileri için düşünme, istedikleri gibi hareket etme ve diledikleri gibi hayatlarını yaşayabilirler. Fakat hükümüt kontrolü, savaş, fakirlik, eşitsizlik gelenekler, sosyal baskı ve hatta sosyal norm olarak kabul ettiğimiz şeyler bile bu bireyin özgürlüğünü kısıtlıyor.
Bunların hepsi görünmez bir zincire dönüşüyor. Bu zinciri ne görebiliriz ne dokunabiliriz fakat bizi bağlar. Teknik olarak özgür irademiz hâlâ var ve istediğimizi yapabiliriz. Mesela şu an tartışmalı bile olsa düşüncelerinizi dile getirebilirsiniz, birini öldürebilirsiniz, vergi ödemeyebilirsiniz, hırsızlık yapabilirisniz. Fakat bu yaptıklarınız sonucuna illa katlanacaksınız. İşte tam da bu an “görünmez zincir” diye tabir edilen kavram devreye girer. Aslında özgürlük elimizden alınmıyor, kısıtlanıyor. Zaman içerisinde seçim alanımız daralır ve insanlar özgür olmadıklarını tefekkür etmeye başlar. Dolayısıyla yasalara ve sosyal normlara uymaya başlarlar.
Örneğin savaşa gitmesi gerekn bir askeri düşünün. Devlet, bu adamdan savaşa katılıp ülkesini savunmasını bekliyor. Bu şahıs, savaşın nedenine inanmıyor ve katılma gibi bir zorunluluğu yok. Fakat savaşmassa bunun ağır sonuçlarının da olacağını biliyor.
Bir örnek daha ise İranlı Mahsa Amini başörtüsünü düzgün takmadığı için öldürülen ve sonucunda da ülke çapında olan protestler. Ancak hükümet bu protestlere şiddetle karşılık verdi ve yüzlerce kişi tutklandı. Bu hareketten sonra protestocuların sayısında çok bariz bir düşüş oldu. Neden mi? Çünkü protesto etmek her ne kadar ahlaki olarak doğru olsada insanların neticesinden endişesi çok daha büyük.
Sonuç olarak, insanlar bu dünyaya özgür bir şekilde geliyor. Bu özgürlüğü: İfade özgürlüğü, istediğimizi yapma özgürlüğü ve hayatımız ve vücudumuzla ilgili kendi kararlarımızı verebilme özgürlüğü olarak tanımlayabiliriz. Fakat toplumsal yapılar ve eylemlerimizin sonuçaları yüzünden insanlar özgürlüklerinin ellerinden alındıklarını sanırlar. Ancak bu bir yanılsamadır. Kendimizi yere zincirlenmiş gibi hissediriz ama gerçekte öyle değiliz. Özgürlüğümüz ve özgür irademiz asla dokunulmaz. Sadece sosyal beklenti, yasalar ve korku yüzünden sınırlandırılır.
Sorumluluk özgürlüğün bir parçası değildir, onun soncucudur. Biz özgür irademiz olduğu için özgürüz ama irademiz olduğu için de sorumluluk alırız.
