Hepimiz bilim kurgu filmlerinde görmüşüzdür: Işık hızında parlayan bir makineye atlamak ve zamanda geriye gitmek. Eğer bana da bu imkan bir günlüğüne verilseydi, kafamda belirlediğim tek bir adres var: Kanuni Sultan Süleyman dönemi, yani 16. Yüzyıl İstanbul’u!
Biliyorum, 90’lar ya da 80’ler çok eğlenceli olurdu ama 16. yüzyıl İstanbul’u bambaşka bir şey! O dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü, en zengin ve en görkemli zamanlarıydı. İstanbul, sadece bir şehir değil, adeta dünyanın merkezi, farklı dillerin ve kültürlerin buluşma noktasıydı. O görkemi, o ihtişamı ve o devasa kalabalığı bizzat yaşamak isterdim.Zaman yolculuğumun sabahında, güne şehrin en hareketli yerinde, Kapalıçarşı’da başlamak isterdim. Bugün de kalabalık ama eminim o günkü hali çok daha farklıydı. Sabahın erken saatlerinde, dükkânlar açılırken çıkan o tatlı telaşa, baharatların ve egzotik kumaşların kokusuna karışmak… Satıcıların Osmanlıca ve belki de İtalyanca gibi farklı dillerde yaptıkları o coşkulu pazarlıkları dinlemek isterdim. Cebimde o döneme ait birkaç akçe ile gezinir, belki bir gümüş ustasının tezgahında biraz durup, o ince el işçiliğini yakından izlerdim. Tek bir hediyelik eşya alırdım, o günün hatırasını taşıyan küçücük bir şey.
Öğle vaktinde, o karmaşadan biraz uzaklaşmak için soluğu Sarayburnu’nda alırdım. O dönemde İstanbul Boğazı, şimdiki gibi devasa tankerlerle dolu değildi. Yüzlerce renkli yelkenlinin, zarif saltanat kayıklarının süzüldüğü, masmavi, pırıl pırıl bir deniz hayal ediyorum. Bir balıkçıdan bir somun ekmek ve biraz peynir alıp, Haliç’in kıyısında otururdum. Tam karşımda, henüz yeni inşa edilmiş olan Ayasofya ve Sultanahmet’in yerine yükselen eski yapılar…
Sadece oturup, o temiz havayı içime çekerek şehrin siluetini izlerdim. Bu an, her şeyi unutup sadece o anı yaşamak için ideal olurdu. Günün en önemli durağı ise sanat ve mimari olurdu. Mimar Sinan’ın o dönemde yaptığı bir camiyi ziyaret ederdim. Belki Süleymaniye’ye giderdim. Sessizce bir köşede oturup, o devasa kubbeye, mükemmel akustiğe ve ışığın camlardan süzülüşüne bakardım. O binanın yapımında kullanılan hesaplamaların, sanatın ve emeğin büyüklüğünü, dört yüz yıl öncesinden hissedebilmek inanılmaz bir duygu olurdu. Sinan’ın eserleri, o dönemin bilim ve sanatının ne kadar ileride olduğunun en güzel kanıtı.
Bu bir günlük yolculukta amacım kahramanlık yapmak ya da tarihi değiştirmek değil. Sadece o efsanevi çağa bir pencere açmak, o büyük medeniyetin bir günlüğüne de olsa nefesini içime çekmek isterdim. Geri döndüğümde, elimde bir kaset ya da telefon fotoğrafı olmasa bile, anlatacak yüzlerce harika hikayem olurdu.
