Kış Günü

Kışın başında dağın yamacındaki o eski otele vardığımızda, kar henüz tam başlamamıştı. Gri gökyüzü, göz alabildiğine uzanan çıplak ağaçlar ve terkedilmiş yol boyunca tek bir ses bile yoktu. Sessizlik, huzur gibi görünür insana önce. Ama uzun sürerse… bir şeyleri bozar.

Ben, eşim ve oğlum. Üç kişiydik. Şehirden uzaklaşmak, kafamı dinlemek, yeni kitabımı bitirmek istiyordum. Otelin yöneticileri memnundu bizden. “Kış boyunca burada kalmanız yeterli, sadece her şeyin yerli yerinde olduğundan emin olun,” demişlerdi.

Otel eskiydi, ahşap gıcırdardı, koridorlar dar ve uzundu. Ama çocuk koşmaya başlayınca ilk günler güzeldi. Eşim mutlu görünüyordu, ben de uzun süredir ilk kez yazmaya başlamıştım. Sessizlik işe yaramıştı.

İlk üç haftada hiçbir gariplik olmadı.

Dördüncü haftada oğlum odalardan birinde biriyle konuşmaya başladı.

“Hayali arkadaş,” dedim. “Çocuk bu, normaldir.”

Ama sesler geceye sızınca işler değişti.

Bir gece, yazı masamda uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken…

Dışardan gelen sesle irkildim. Pencereye doğru koştum.

Kar fırtınası başlamıştı ama ses… insan sesiydi. Net. Fısıltı gibi. Bir kadın.

“Burada yalnız değilsin,” diyordu.

Bahçeye baktım. Ay ışığı altında karın üzerinde çıplak ayak izleri vardı. Ve otele doğru uzanıyordu.

Kapıyı kilitledim.

O andan sonra eşim benden uzaklaşmaya, çocuk ise odasından çıkmamaya başladı. Yazdığım defterleri açıp kontrol ettiğimde sayfaların hepsinde tek bir cümle vardı:

“Her gün aynı sessizlik, her gün aynı boşluk.”

Ben yazmadım. Yazmamış olmam gerek.

Ama daha korkuncu… birkaç gece sonra o ses tekrar geldi. Bu kez pencerede bir kadın silueti vardı. Saçları ıslak, yüzü solgundu. Gözleri camın içinden doğrudan bana bakıyordu.

Yavaşça gülümsedi. Sonra karanlığa karıştı.

Artık otele hapsolmuştuk. Dış dünya kardan görünmüyordu. Ve otelin içindeki şey, hepimize yaklaşmaya başlamıştı.

Belki de yalnızlıkla çatlayan zihin sadece benimki değildi. Belki de burası… hiçbir zaman tamamen boş olmamıştı.

Otele geri döndüğümde, kalbim hala o sesin yankılarıyla doluydu. Pencereden dışarı baktım, karın altında belirsizleşen ayak izlerini düşündüm. Gecenin sessizliği o kadar yoğundu ki, sanki dünya nefesini tutmuştu. İçimde bir yerde, mantıkla açıklayamadığım bir korku büyüyordu.

Odanın köşesine çekildim, yazı masama oturdum. Ellerim titriyor, kelimeler boğazıma düğümleniyordu. Yazmaya çalıştım ama sayfalar boş kaldı. Bu sessizlik, bu yalnızlık, insanın aklını nasıl eritebileceğinin en gerçek haliydi. Kendi zihnimde kaybolmuş gibiydim.

Eşim sessizdi. Artık gözlerinde o sıcaklık yoktu. Oğlum ise, kendini odasına kapatmış, uzaklara dalmıştı. Bazen duvarların ardında fısıltılar duyduğunu söylerdi. Ona inanmak istedim ama korkudan gözlerimi kapatıyordum.

Gece ilerledikçe, o siluet tekrar belirdi. Pencerede, karanlıkta bekliyordu. Gözlerimiz buluştuğunda, anladım ki burası sadece bir otel değil, geçmişin ve korkuların kesiştiği bir labirentti.

Ve ben, o labirentin içinde kaybolmuş biri.

(Visited 4 times, 1 visits today)