Pencerenin kenarındaki çalışma masamda, gözüm bir haftadır bitiremediğim projenin satırlarında asılı kalmışken dışarıdan gelen sesle irkildim. Pencereye doğru koştum. Kalbimin sesi çok net bir şekilde duyuluyorken bilinmeyen bir sesle hızlanmıştı. Sokak lambasının sarı ışığı altında, arabaların geçtiği bir sokakta neler olduğunu anlamaya çalıştım. Önce bir kedi zannettim ama hayır. Ses, bir şeylerin kayıp düştüğü, kısa, gürültülü bir sesti sanki.
Perdeyi aralayıp bir daha dikkatli baktım. Akşamın karanlığı ve rüzgarın sesi ne olduğunu anlamamı zorlaştırıyordu. Tam geri dönecekken karşı kafenin orada insanların birbirine iyi olup olmadıklarını sorduklarını duydum. Müzik sesi artmaya devam ediyordu. Bir anda ses bir daha geldi. Bu sefer yine aynıydı fakat sesin geldiği yön de aynıydı. Meğer üst katımızda yaşayan Tağrık Amca’dan gelmişti. Hemen merdivenlere koştum. Üçüncü kata ulaştığımda ses kesilmişti. Kapısının önünde durdum ve tereddütle zili çaldım. Cevap yoktu. Daha yüksek sesle “Tağrık Amca, iyi misiniz?” diye seslendim. Yine ses yoktu.
Biraz daha bekledim. Kapının arkasından hafif bir tıkırtı geldi. Ardından, Tağrık Amca’nın her zamanki yavaş ve nazik sesi duyuldu: “Benim evladım, iyiyim, merak etme. Az önce el çantamı düşürdüm de içindeki kalemler her yere dağıldı, onları topluyorum. Sakarlık işte.”
Derin bir nefes aldım. Gerginliğim birden kaybolmuştu. “Yardım ister misiniz?” diye sordum. O “Sağ ol evladım, ama hallederim.” diye cevapladı. Gülümsedim. Bazen en büyük korkular, aslında sadece yere düşen kalemlerden ibaret olabilirdi. Sessizce kendi evime geri döndüm, projeme bakmaya, ne yapacağımı düşünmeye devam ettim.
