Ben İstanbul… Yüzyıllardır ayakta duran, çağların değişimini kendi gözlerimle görmüş bir şehir değil sadece; aynı zamanda yaşayan, nefes alan, konuşan bir varlığım. Bana “şehir” dersiniz ama aslında ben bir dilden ibaretim. Kimi zaman rüzgârla konuşurum, kimi zaman dalgalarla. Kimi zaman da sokaklarımın karmaşasıyla, vapurlarımın düdüğüyle ya da martılarımın çığlığıyla sizi selamlarım. Benim dilim, içinde taşıdığım her kültürün, her inancın ve her insanın birleşimidir.
Benim hikâyem, çok eski zamanlarda, Byzantion adıyla küçük bir yerleşim olarak başladı. O günlerden beri binlerce adımın geçtiği, binlerce dilin yankılandığı bir coğrafyayım. Yıllar ilerleyip Roma İmparatoru Konstantin beni başkent yaptığında, sesim bir anda dünyanın dört bir yanına ulaşmaya başladı. Artık sadece bir şehir değil, Doğu Roma’nın kalbi, güneşin doğup battığı büyük bir sahnenin merkezindim. Ayasofya’nın kubbelerine vuran ışık, benim dilimin en güçlü cümlelerindendi.
1453’te kapılarım yeniden açıldığında, bu kez Fatih Sultan Mehmet’in ordusuyla yeni bir döneme geçtim. Osmanlı bana yeni bir ruh, yeni bir nefes kattı. Camilerimin kubbelerinde yükselen ezan sesiyle kiliselerimden yükselen ilahiler, sokaklarımda yan yana yürüdü. İşte o günlerde dilim daha da zenginleşti; Türkçeyi, Rumcayı, Ermeniceyi, Arapçayı, Fransızcayı aynı anda taşıyan bir ses oldum.
Benim için zaman hiçbir şeyi silmedi. Her çağ, dilime yeni bir kelime, yeni bir ritim ekledi. Bugün bile hâlâ geçmişimi taşırken modern dünyanın hızını da içimde barındırıyorum. Vapur seslerim hâlâ konuşuyor, köprülerim hâlâ anlatıyor, sokaklarım hâlâ şarkı söylüyor.
Ben İstanbul’um. Bin yıllardır konuşurum, dinleyenler ise her zaman başka bir şey duyar. Çünkü benim dilim, her kulağa farklı bir hikâye fısıldar.……..
