Her şey o tuhaf ışığın pencereden içeri dolduğu anda başladı. Parlaktı ve bütün odayı kaplıyordu. Işığın ne olduğunu biliyor gibiydim, en azından ne olduğunu duymuştum. Bütün hayatım boyunca tek bir odada yaşadığım için gün ışığını hiç görmemiştim. Zamanla buna alışıyordum ama yine de beni korkutuyordu.
Kapıyı açıp dışarı baktığımda gördüğüm manzara karşısında hayran kaldım. Yemyeşil çimenler rüzgârın dokunuşuyla dalgalanıyor, güneş parlak bir top gibi gökyüzünde ışıldıyordu. Eğilip çimene dokundum. Düşündüğüm kadar yumuşak değildi, derimi kaşındırıyordu ama buna değmişti. Masmavi gökyüzündeki bulutlar, suda yüzen tüyler gibi ağır ağır süzülüyordu. Uzaklardaki binalar avucumun içi kadar küçüktü sanki her şeye bir büyü yapılmıştı.
Çimene uzanıp gökyüzüne baktım. Bütün hayatım boyunca bunu kaçırmış olmak çok tuhaftı. Dışarıdaki hava ferahlatıcıydı ama aynı zamanda boğucuydu. Bir anda birkaç ineğin sesi duyuldu sanki benimle konuşmaya çalışıyorlardı.
Uzaklara doğru koşmaya başladım. Gücüm yettiğince hızlı koştum. Rüzgârı tenimde, güneşi bedenimde hissediyordum. Yirmi bir yıl sonra ilk kez özgürdüm. Yere uzandığımda canım acıyordu ama buna değmişti. En sonunda acının ne olduğunu öğrenmiştim. Gün batıyordu. Ne yazık ki geri dönmem gerekiyordu. Çimene son bir kez uzandım ve gülümsedim. Artık kendimi hiçbir zaman diğer insanlardan eksik hissetmeyecektim.
