Her şey o tuhaf ışığın pencereden içeri dolduğu anda başladı. Akşamın sıradan sessizliği, sanki görünmez bir el tarafından yarılıp ikiye ayrılmıştı. Işık ne tam beyazdı ne de sarı; hafifçe titreşiyor, odanın köşelerinde yaşayan gölgeleri huzursuz ediyordu. Masamın üzerindeki eski saat durdu, tik tak sesi yerini derin bir uğultuya bıraktı.
Pencereye yaklaştım. Dışarıda sokak aynı sokaktı ama eksik bir şey vardı; insanlar, arabalar, hatta rüzgar bile yoktu. Zaman, nefesini tutmuş gibiydi. Camı açtığımda ışık içeri daha güçlü doldu ve derimin üzerinde sıcak bir iz bıraktı. O anda çocukluğumdan kalma bir anı gözümün önüne geldi: Annemin “Bazı anlar kapıdır.” deyişi. “Açarsan geçersin, kapatırsan hep merak edersin.”
O merak, yıllar boyunca içimde ağır bir taş gibi durmuştu. Işığa doğru bir adım attım. Oda genişledi, duvarlar eriyip gitti. Kendimi, aynı sokağın ama başka bir zamandaki halinde buldum. Daha yeşildi her yer, evlerin yüzü yeniydi. Ve oradaydı; yıllar önce kaybettiğim kardeşim, bana el sallıyordu.
Konuşmadık. Gerek de yoktu. Işık sönmeye başladığında ne olacağını biliyordum. Geri döndüğümde saat yeniden çalışıyordu. Sokak gürültülüydü, dünya yerli yerindeydi. Ama artık şunu biliyordum: Bazı ışıklar sadece aydınlatmaz, hatırlatır. Ve bazen bir pencere, sandığımızdan çok daha fazlasıdır.
