Her şey o tuhaf ışığın pencereden içeri dolduğu anda başladı. Işığın rengi turuncuydu. O vakit ben küçüktüm ve o gün Cadılar Bayramı’ydı. Korkuyla annemin ve babamın odasına sıçradım ama yine de uyuyamadım. O sırada ailemin öleceğinden korkuyordum. Hemen odama koşa koşa gidip oyuncak kılıcımı ve kalkanımı aldım.
Ondan sonra annemle babam aynı odadaydı. Babam o vakit şanslıydı, hâlâ uyuyordu. Ben ise kapımızı kilitleyip oyuncaklarımla savunmaya geçtim. Ama perdenin arkasından izliyordum. O an, dışarıdaki birinin birine şeker verdiğini gördüm. Ardından evimizin önündeki çeşmede yüzünü yıkadı. O vakit onun bir canavar olduğunu anladım.
Canavarın görme yeteneği çok iyiydi, bu yüzden beni hemen fark etti. Sonra gözden kayboldu. Bir gün sonra odamın penceresinde belirdi. Camı tıkladı. Ben de camı açtım. Sessizce masama bir şeker ve bir not bıraktı. Notta “Ben tehlikeli değilim, sadece kimliğimi saklamam gerek. O yüzden kimseye beni gördüğünü söyleme.” yazıyordu.
Sonra şekerlere minik bir göz attım. Canım istediği için küçük bir tadına baktım. O zaman şekerin zehirli olmadığını anladım ve canavarın dediklerine inandım. O günden beri canavar, her bayram o ışıkla ziyarete gelir ve benimle küçük bir sohbet eder.
