Tarihler Konuşuyor

 Şehrin dili olsa konuşsa en çok İstanbul konuşurdu çünkü yüzyıllardır ayakta duran bu şehir, her sokağına sinmiş hatıralarla doludur. İstanbul bize önce kalabalığı anlatırdı, vapur iskelelerinde acele eden insanları, sabahın erken saatlerinde yayılan simit kokusunu, akşamüstü yükselen martı seslerini… Sonra sessizliğini fısıldardı; eski bir caminin avlusunda duran yalnızlığı, dar bir sokakta oynayan çocukların kahkahalarını.

  İstanbul’un dili bize sabrı öğretirdi. Farklı kültürlerin, inançların ve hayatların nasıl yan yana var olabildiğini anlatırdı. Bir yanda gökdelenler yükselirken diğer yanda yıkılmamış bir ahşap evin sessiz direnişini söylerdi. Yağmur yağdığında kaldırımlarda biriken sularla geçmişi yansıtır, güneş açtığında umutları parlatırdı.

  Bu anlatıda şehir, insanlara ayna tutardı. Hatalarımızı, aceleciliğimizi ve bazen birbirimizi duyamayışımızı yüzümüze vururdu. Aynı zamanda dayanışmayı da gösterirdi. Zor günlerde paylaşılan ekmeği, bir yabancıya uzatılan eli, küçük iyiliklerin nasıl büyüdüğünü anlatırdı. Gece, ışıklarla süslenmiş caddelerde hayallerin yürüdüğünü, sabah olduğunda umutların yeniden başladığını fısıldardı. Şehir insanından öğrenir, insanına öğretirdi.

  Bu yüzden bir şehrin dili olsaydı, onu dinlemek gerekirdi çünkü anlattıkları yalnızca taşlardan değil, yaşanmışlıklardan oluşurdu. Dinleyen herkes biraz daha anlayışlı, biraz daha sorumlu olurdu. Şehir konuşmaz; ama biz dinlemeyi bilirsek, her adımda, her durakta ve her köşede bize sessiz dersler vermeye devam eder ve bu dersler zamanla insanı değiştirir, kalbini ve bakışını derinleştirir, yavaşça ve gerçekten.

(Visited 2 times, 1 visits today)