İnsanın gelişimi uzun yıllar süren bir yolculuktur.Bu süreçte insan birçok alışkanlık edinir Dostoyevski’ye göre alışkanlıkları oturmuş olan bir kişi bir daha değişemez, kendi karakterinin oluşturduğu kısır bir döngüye mahkumdur. Hoşgörülü olmasıyla tanınan Mevlana’ya göreyse insan Anka kuşu gibidir kendini her gün deneyimlerle yeniden inşa eder.
Hikayenin başlangıcında insan boş bir kağıttır. Kağıdı etrafındaki bireyler, duyguları , yaşam koşulları, travmaları ve alışkanlıkları doldurur. Yaşam boyunca kurallarla dolu bir kitaba çevrilen kağıdın büyük bir bölümünü alışkanlıklar kapsar. Dostoyevski’ye göre bu alışkanlıkları yenmek olasılıksızdır Bir alışkanlık asla yok olmaz ya artarak ya da değişerek devam eder .Telefonda zaman geçirmek yerine televizyon izlemek gibi. Sadece kullanılan araç değişir alışkanlığın varlığı değil.
Ancak bu durum insanın tamamen çaresiz olduğu anlamına gelmez. İşte burada Mevlana’nın düşünce tarzı devreye girer. Mevlana bireyin iradesine ve seçme şansına vurgu yapar. İnsan her sabah hayatındaki eğilimleri değiştirecek bir karar alarak güne başlayabilir . Farklı bir şekilde dile getirirsek insan, kağıtta yazılı olanı silip yenisini yazabilir. Geçmişte yapılan hatalar geleceği zorlaştırabilir fakat onu belirlemez. Örnek verecek olursak sürekli aynı hatayı yapan bir kişinin yanlışını fark ederek duruma yönelik adım atmasını söyleyebiliriz. Ya da hayattaki farklı faktörler insanı değişime itebilir. Hayat öyle bir bulmacadır ki en beklenmedik yerlerden yakalayıp bireyi değişime iter. Değişim sonucu kişi tıkılıp kaldığı paradokstan çıkmış olur.
Bu noktada asıl soru şudur: İnsan alışkanlıklarının esiri midir, yoksa onlara rağmen değişebilir mi? Tarafsız bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde insan ne tam olarak alışkanlıklarına esirdir ne de onlardan özgür. Tıpkı hiçbir tarafın kazanmadığı bir halat çekme oyunu gibi insan da iki taraf arasında gidip gelir. Dostoyevski’nin dediği gibi alışkanlıklar insanın ufkunu daraltır fakat bu sınırlar mutlak değildir. Farkındalık ve değişime atılan her adımla bu durum tersine dönebilir.
Değişim her ne kadar temkinli ve küçük adımlarla gerçekleşse de gerçekleşir. Bu durum için Herakleitos’un “Değişmeyen tek şey değişim kendisidir.” sözüyle bağlantılıdır. Aslında Mevlana’nın sözünden de bu çıkarılır. Değişim günbegün yaşanan bir olaydır. Hiç bir şey varlıktan yokluğa bir anda adım atmaz. Ancak geçmişin üzerine yeni bir anlam inşa edilebilir.
Burada Dostoyevski insanın gerçekçi sınırlarını Mevlana ise potansiyelini temsil eder. Bu koşulda Dostoyevski siyah, Mevlana beyazdır. Fakat hayatın kendisinin bu kadar keskin çizgileri yoktur aksine hayat gridir. Diğer bir ifadeyle insanı algılayabilmek için bu iki ifadeyi bir arada değerlendirmek-griyi elde etmek için siyah ve beyazı karıştımak – gerekir çünkü her ikisi de kendi çaplarında haklıdır.
Sonuç olarak, Mevlana’nın optimizmi ve Dostoyevski’nin pesimizmi sentezlenerek ulaşılabilecek ana fikir, insanın alışkanlıklarının gölgesinde yaşayıp iradesi sayesinde o gölgeyi aşıp ışığa adım atabileceğidir. Asıl mesele insanın bu potansiyeli fark edip harekete geçip geçmemesidir.
