2040 yılındayım ve Tokyo’nun merkezinde yükselen devasa bir kongre binasının önünde duruyorum. Bina, cam ve metalden oluşan, gökyüzünü yansıtan parlak bir yüzeye sahip. Güneş ışığı cepheye vurdukça renkler değişiyor, bina adeta canlıymış gibi görünüyor.
İçeri girdiğimde geniş bir alan karşılıyor beni. Tavandan sarkan hologramlar, havada yavaşça dönen grafikler oluşturuyor. Zemin pürüzsüz ve parlak; adımlarımın sesi bile yankılanmıyor. Koridorlar uzun, aydınlık ve kusursuz bir simetriyle uzanıyor.
Duvarlardaki ekranlarda akan veriler, renkli çizgiler ve şekillerle gösteriliyor. Robotlar sessizce hareket ediyor, insanlara yol gösteriyor, bilgi veriyor. Metalik yüzeyleri ışığı yansıtıyor, hareketleri neredeyse kusursuz.
Sunum salonu karanlık, sahne ise parlak ışıklarla çevrili. Dev ekranda şehirler, beyin modelleri ve algoritmalar üç boyutlu olarak beliriyor. Koltuklar siyah, tavan ise yıldızlı bir gökyüzü gibi tasarlanmış.
Molada dışarı çıktığımda betonun arasında gizlenmiş küçük bir zen bahçesi görüyorum. Beyaz taşlar, bambular ve suyun hafif sesi alanı dolduruyor. Bir robot yaprakları dikkatle süpürüyor. Bahçenin yanında yer alan dijital panellerde ışıklar akıyor, Japonca ve İngilizce yazılar üst üste biniyor. Hava temiz, ortam serin, her detay bilinçli bir tasarımın ürünü. Ziyaretçiler yavaş adımlarla dolaşıyor, fotoğraflar çekiyor, sessizce notlar alıyor. Mekânın düzeni, geleceğin plansız değil, dikkatle kurulmuş olduğunu hissettiriyor.
Bu kongre, geleceğin nasıl görünebileceğini anlatıyor: parlak, düzenli, detaylarla dolu ve insanla teknolojinin aynı mekânda uyumla var olduğu bir dünya.
