040 yılında Japonya’da düzenlenen büyük bir yapay zekâ kongresine katıldığımı hayal ediyorum. Tokyo’nun yeni teknoloji adası üzerinde kurulan dev kongre merkezi, daha uzaktan bakarken bile insanın içini kıpır kıpır eden, geleceğe açılan bir kapı gibi duruyor. Binanın dışı, ışığını havaya ve kalabalığa göre değiştiren akıllı panellerle kaplı. İçeri girdiğimde beni karşılayan insansı robotların nazik ses tonları, garip bir şekilde kendimi evimde gibi hissettiriyor.
Kayıt işlemleri birkaç saniyede tamamlanıyor ve salonun içine adım atıyorum. Etrafımda onlarca farklı dilde konuşmalar var ama kulaklığımdan hepsi bana Türkçe gibi geliyor. Yapay zekâ anında çeviri yapıyor ve kimse dil engeli yüzünden duraksamıyor. Dev hologram ekranlarda insan beynini andıran yeni sistemler tanıtılırken, kalabalığın heyecanı neredeyse elle tutulacak kadar yoğun. Bir sunumda doktorlara ameliyat sırasında yardım eden bir yapay zekâyı izliyorum, başka bir alanda ise enkaz altındaki insanları bulan robotlar sergileniyor.
Koridorlarda dolaşırken duvarlardaki dijital sanat eserleri dikkatimi çekiyor. Bu görüntüler, ziyaretçilerin ruh hâline göre anlık olarak değişiyor. Bir an mavi ve sakin, bir an kırmızı ve enerjik… Bir köşede öğrenciler minik robotlara kod yazmayı öğrenirken, biraz ileride yaşlılar için geliştirilmiş sohbet eden yardımcı yapay zekâlar tanıtılıyor. Herkesin yüzünde aynı merak ve şaşkınlık ifadesi var.
Dışarı çıktığımda kiraz çiçekleriyle dolu bahçede sessizce uçan drone’lar içecek servisi yapıyor. Geleneksel Japon dokusu ile bu kadar ileri teknolojinin yan yana durması bana çok garip ama bir o kadar da güzel geliyor. Uzakta Fuji Dağı’nı andıran bir hologram manzara var; sanki doğa bile bu geleceğin bir parçası olmuş gibi.
Oradan ayrılırken sadece makineler görmediğimi fark ediyorum. Aslında insanlığın nereye gittiğine tanıklık etmiş oluyorum. Yapay zekânın doğru ellerde, dünyayı daha adil ve daha yaşanabilir bir yer hâline getirebileceğine dair içimde güçlü bir umut kalıyor.
