Teknoloji o kadar gelişmişti ki artık kongreleri yapay zekâlar düzenliyordu. İnsanların planladığı kongrelerden daha hızlı ve düzenli olsalar da, beklenen verimi tam olarak sağlayamıyorlardı. Çünkü insanlar olaylara duygularıyla, deneyimleriyle ve vicdanlarıyla yaklaşabiliyordu. İnsanlar “Her son bir başlangıçtır ama her başlangıç bir son değildir.” diyerek duruma göre esneyebilir, uzlaşmayı seçebilirdi. Yapay zekâlar ise kendilerine yüklenen yazılım neyse onu savunuyordu. Doğru ya da yanlış fark etmeksizin, yalnızca kodlarına bağlı kalıyorlardı.
2040 yılında Japonya’da büyük bir yapay zekâ kongresi düzenlendi. Bu kongrede ülkeleri temsil eden robotlar vardı. Ancak her robot yalnızca kendi ülkesinin çıkarlarını savundu. Uzlaşma sağlanamadı, çünkü hiçbir yapay zekâ geri adım atmaya programlanmamıştı. Bunun sonucunda ülkeler arasında büyük anlaşmazlıklar çıktı. Zamanla bu anlaşmazlıklar savaşa dönüştü.
Her ülkenin elinde çok sayıda nükleer bomba vardı. Küçük bir hata bile dünyayı büyük bir felakete sürükledi. Doğa zarar gördü, şehirler yok oldu ve dünya yaşanamaz bir hâle geldi. Eğer bu karmaşa durdurulamazsa, insanlık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirdi. Bu yüzden teknolojiyi geliştirirken insan aklını ve vicdanını asla devre dışı bırakmamak gerektiği anlaşıldı.
