Yıllardır kimsenin uğramadığı, tozlu raflarla dolu o eski kitap dükkânında vakit geçirmek benim için bir kaçıştı. Dışarıda modern dünyanın gürültüsü akıp giderken, ben sararmış sayfaların kokusunda huzur buluyordum. O akşamüstü, dükkânı kapatmaya hazırlanırken gökyüzü aniden garip bir renk aldı. Her şey, o tuhaf ışığın pencereden içeri dolduğu anda başladı.
Pencereden süzülen bu ışık, batan güneşin turunculuğuna hiç benzemiyordu; metalik bir griyle parlak bir beyazın karışımı gibiydi. Işık, dükkânın en arka köşesinde, ağırlığıyla eğilmiş eski bir sandığın üzerine odaklandı. O sandığı yıllardır açmaya cesaret edememiştim çünkü anahtarı, babamın kaybolduğu günden beri yoktu. Ancak ışık sandığa değer değmez, kilit mekanizması sanki kendiliğinden ısındı ve bir tık sesiyle açılmaya hazır hâle geldi.
Meraktan titreyen ellerimle kapağı araladım. İçeride, ışığın kaynağıyla aynı tonda parlayan, küçük bir küre şeklinde, eski cep telefonlarını andıran dijital bir cihaz duruyordu. Cihaza dokunduğum anda odanın duvarlarında semboller belirdi. Raflardaki kitaplar yerçekimine meydan okuyarak havada süzülürken, cihazın küçük ekranında bir koordinat ortaya çıktı. Bu koordinat, babamın yıllar önce son mektubunda bahsettiği gizemli adayı işaret ediyordu.
Işık yavaşça sönerken dükkân eski sessizliğine gömüldü ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Elimde tuttuğum o küre, yalnızca dijital bir cihaz değil, hayatımın geri kalanını adayacağım büyük bir keşfin ilk adımıydı.
Ertesi sabah küreyle yola koyuldum. Koordinatlar beni, haritalarda yer almayan, sislerle çevrili küçük bir kayalığa götürdü. Kayalığın merkezinde metalik gri parıltılar yayan devasa bir taş kapı vardı. Küreyi kapının ortasındaki boşluğa yerleştirdiğimde taş, gürültüyle yana kaydı. İçeride babamın yıllar önce kurduğu gizli laboratuvar bozulmadan duruyordu.
Masada benim için bırakılmış bir not vardı: “Işığı takip edeceğini biliyordum.” Yanında ise zamanı bükebilen bir cihazın son parçası duruyordu. Babam ölmemişti; yalnızca bizim dünyamızdan çok daha ileri bir zaman diliminde sıkışıp kalmıştı.
Cihazı çalıştırdığımda oda yeniden o tuhaf ışıkla doldu. Bu kez korkmuyordum. Işığın içinden babamın silueti belirdi ve elini bana uzattı. Tam elini tuttuğum anda, kendimi kitap dükkânındaki çalışma masasında otururken buldum.
O an anladım ki bütün bunlar sadece kafamda kurduğum bir rüyaydı…
