Otobüsten indiğimde hava beklediğimden daha karanlıktı. Sokak lambasının altında durup etrafa bakarken içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk belirdi ve hemen eve gidip uyumak istedim. Şiddetli bir şekilde yağmur yağıyordu ama üzerime çöken derin düşünceler yüzünden yerimden kıpırdayamıyor, öylece durup ıslanıyordum.
Zor ve stresli bir gün bitmişti ve nöbetten döndüğüm için iki gündür uykusuzdum. Boş vakitlerimde —pek de olmayan— ders çalışıp sınava hazırlanıyordum. Doktor olmak ne zor işmiş. Mantıksız istekleri olan ve oldukça sabırsız hastalar, bitmeyen ameliyatlar, upuzun çalışmalar ve raporlar… “Gerçekten seven çok rahat yapar bu mesleği” diyorlar ama benim bir şeyi sevmeye bile vaktim yok artık. Gecenin bu zifiri karanlığında ne işim var benim yağmurun altında? On sene önce olsa mışıl mışıl uyuyor olurdum sıcacık yatağımda hâlbuki. Bu derin ve karamsar düşünceler beni esir almışken dakikalar geçti ve yağmur iyice şiddetlenip kara dönüştü ama ben hâlâ yere çivilenmiş gibi öylece duruyordum. Ömrümün sonuna kadar nefes almadan çalışacak mıydım ben? Ailem, arkadaşlarım ne olacaktı? Herkesin yalnızlaştığı, toplum olmayı bile beceremeyen yerlerdeki insanlar gibi hayatın akışına kapılıp gidiyordum.
Duraksadığım bu anda fark ettim ki bu, hayatın içine karışmak değildi; hayatsızlaşıp monotonlaşmaktı. Bu düşünceler içimde çığ gibi büyüdü ve her şeyden, herkesten soğudum o gece ama başka çarem yoktu. Hayatımı güzelleştirecek ve bu döngüyü kıracak bir mucize gerçekleşmedikçe, kalbimi ve mantığımı hücrelerimin en derinine gömüp sıradan bir hayat yaşayan sıradan bir insan olmak zorundaydım.
