Bir sabah gözlerimi açtığımda havada tuhaf bir şey vardı. Odaya dolan koku her zamankinden daha yoğundu; sanki bana bir şey anlatmak istiyordu. Perdelerden süzülen sabah ışığı bile farklı hissediliyordu. O an anladım: Koku alma duyum olağanüstü şekilde güçlenmişti. Ama bu sadece keskinlik değildi. Kokular artık bana insanların içini fısıldıyordu.
Nefes aldığımda annemin odasından gelen kokuda yumuşak bir huzur ve hafif bir endişe sezdim. Sanki hem korumak istiyor hem de yorulmuş gibiydi. Sokakta yürürken insanların ardında bıraktığı izler vardı; kimisi umut kokuyordu, kimisi yorgunluk, kimisi de bastırılmış bir üzüntü. Kimse konuşmasa bile kalpleri bana açıktı. Bu yüzden insanlara eskisinden daha nazik davranmaya başladım. Çünkü herkesin görünmeyen bir yük taşıdığını hissediyordum.
Okulda gergin bir ortam olduğunda hava ağırlaşıyor, nefes almak zorlaşıyordu. Böyle anlarda susmanın daha doğru olduğunu anlıyordum. Doğada ise her şey çok daha berraktı. Toprak sabır kokuyordu, ağaçlar uzun bir bekleyiş. Yağmurdan önce gelen o ince koku, gökyüzünün hazırlanmakta olduğunu söylüyordu.
Bu duyuyla güçlenmedim; yumuşadım. İnsanları kırmamaya daha çok dikkat ettim. Çünkü anladım ki kalbi yaralı olanlar en sessiz kokuyu taşır. Ve bazen en doğru şey, o kokunun yanında sessizce durmaktır.
