Otobüsten indiğimde hava beklediğimden daha karanlıktı. Sokak lambasının altında durup etrafa bakarken içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk belirdi ve tereddütle evime doğru adımlarımı sürdürdüm. Normalde tanıdık gelen mahalle, bu gece değişmiş gibiydi; asfalt rutubetli ve kaygandı. Dükkanların kapalı kepenkleri üzerine vuran sönük ışık, uzun, tuhaf gölgeler yaratıyordu. Her şey fazlasıyla sessizdi, bu yoğun sessizlik içimi dolduran derin tedirginliği daha da keskinleştiriyordu.
Tam köşeyi dönecekken, uzakta bir kapı sesi duyuldu. Dönüp baktığımda kimseyi göremedim, sadece bir perdenin usulca kıpırdadığını fark ettim. Yüreğim, nedensiz bir darbe yedi. Hızlanan adımlarımın yankısı, bana eşlik eden tek şeydi. Sırtımda, izlendiğime dair güçlü bir his vardı. Sanki görünmez birileri, pencerelerin ardından nefes alışverişimi dinliyor, her hareketimi kaydediyordu.
Nihayet evimin önüne geldiğimde, cebimden çıkardığım anahtarı titreyen ellerimle kilide soktum. O anda, ıslak ve keskin bir esinti ensemden vurdu. Aynı zamanda cebimdeki telefon, tek ve anlamsız bir bildirim sesiyle titredi. Kapıyı açıp içeri sığındım, hemen ardımdan kapıyı kilitledim. Sırtımı kapıya dayayıp karanlık salonda nefesimi dinledim. Fakat koridordaki saatin tik takları bile olağandışı, bir mesajı iletir gibi geliyordu. Dışarıda bir şey vardı. Sokak lambasının altında başlayan bu hikâye, aslında içeri girdiğim bu evde bile devam ediyordu. Dışarıda bıraktığım şeyin ne olduğunu bilmiyordum, ama onun beni eninde sonunda bulacağından artık emindim.
