O gün uyandığımda köyümüzde yine garip bir şeyler olacağını hissetmiştim ama buna pek aldırmadım. Ben 10. sınıf öğrencisiydim ve yatılı bir lisede kalıyordum. Sabahları her zamanki gibi önce kahvaltıya iniyor, ardından odalarımıza çıkıp ders çalışıyorduk.
O gün de aynısını yaptık. Ancak bir sorun vardı: Ders kitaplarımız yerinde yoktu.
Bir anda odada karışıklık başladı. Arkadaşlarımdan biri “Eyvah!” diye bağırırken diğeri, “Biz bittik!” diyordu. Ben ise sakin kalmaya çalıştım ve aramaya kararlıydım. Herkesi susturdum ve birlikte aramaya başladık.
Odayı adeta altüst etmiştik. Dolapları, yatak altlarını, yastıkların içini bile kontrol ettik ama kitaplarımızı bir türlü bulamadık. Bunun üzerine “Çantalarınızı toplayın, kent parka gidiyoruz.” dedim. O an önemli bir detayı düşünmemiştim: Hiçbirimiz araba kullanmayı bilmiyorduk. Neyse ki bir arkadaşım,
“Yürüyerek gideriz, sorun yok.” dedi ve içimiz biraz olsun rahatladı.
Binanın dışına çıkar çıkmaz kafama bir şey düştü. Ardından bir tane daha, sonra bir tane daha… İlk başta dolu yağdığını sandım. Fakat kısa sürede bunun dolu değil, kelimeler olduğunu fark ettik.
Daha da ilginci, yağan kelimenin anlamına göre etkisi oluyordu. Örneğin “taş” kelimesi birinin kafasına düştüğünde bayılmasına neden oluyordu. Ancak her kelime kötü etki yapmıyordu. Mesela benim kafama “kar” kelimesi düşmüştü ve hiçbir şey olmamıştı. “Dondurma” gibi kelimeler ise hiç acıtmıyordu.
Yine de risk almak istemedik. Kitapları aramayı bırakıp hemen odalarımıza çıktık. Olanları öğretmenimize anlattığımızda, kitaplarımızı merak edip güvenli bir yere sakladığını söyledi.
O gün yaşadıklarımız, hayatım boyunca unutamayacağım kadar ilginçti.
