Yağmur, İstanbul’un taş sokaklarını yıkarken Arda eski bir defteri karıştırıyordu. Dedesi vefat ettiğinden beri onun eşyalarını toparlamak Arda’ya düşmüştü. Tozlu kitapların arasında, deri kaplı, sararmış sayfaları olan bir defter bulmuştu. Üzerinde sadece “Zaman Defteri” yazıyordu.
Merakla ilk sayfayı çevirdiğinde, dedesinin el yazısıyla yazılmış şu cümleyle karşılaştı: “Zaman, sadece geçip giden bir şey değildir; bazen seni geri çağırır.” Ardından gelen sayfalarda tarihler, saatler ve garip notlar vardı.
1972, 14 Mart 16.45 — “Köşedeki saatçiyle konuş.”
1985, 3 Eylül 10.00 — “Karaköy vapur iskelesinde bekle.”
Arda defteri bir kenara bırakıp gülümsemek üzereydi ki, son sayfada kendi adını gördü:
“Arda, 2026, 15 Ocak, 20:45 — Defteri oku.”
Saatine baktı. Tam o andı.
Bir ürpertiyle ayağa kalktı. Bunun bir tesadüf olamayacağını biliyordu. Defteri alıp dışarı çıktı. Yağmur dinmişti. İlk notu hatırladı: “Köşedeki saatçiyle konuş.” Koşarak oraya gitti. Saatçi dükkânı hâlâ açıktı. İçeri girdiğinde yaşlı bir adam başını kaldırdı.
“Demek sonunda geldin.” dedi adam. “Deden seni bekliyordu. Bu defter sadece bir hatıra değil; zamanın içinde saklı bir yolculuk.”
Arda şaşkınlıkla adama baktı. “Ne demek istiyorsunuz?”
Adam, tezgâhın altından eski bir cep saati çıkardı. “Bu saat zamanı bükebilir. Ama dikkatli ol. Her yolculuğun bir bedeli vardır.”
Arda saati eline aldığında zaman bir anlığına durdu. Etraf sessizleşti. Kalbi hızla atıyordu. Artık sıradan bir hayatı olmayacaktı. Zamanın içinde kaybolmuş anıları bulmak, geçmişin gölgelerinde yürümek zorundaydı.
Ve böylece Arda’nın zamanla olan yolculuğu başladı.
