Otobüsten indiğimde hava beklediğimden daha karanlıktı. Sokak lambasının altında durup etrafa bakarken içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk belirdi ve bundan rahatsız oldum. Bu, normalde yaşadığım bir his değildi. Bu saatlerde havanın hafiften aydınlanmaya başlaması gerekirdi. Tabii kış ayında olduğumuzu da unutmamak gerekir. Yine de kısacası hava biraz aydınlanmış, hatta güneş kendini göstermeye başlamış olmalıydı.
Normalde durağım burasıydı fakat içimi rahatlatmak için birkaç durak daha otobüste kaldım. İş yerimin bulunduğu bölgeye farklı yollarla gidebildiğim için yolu biraz uzatıp uzun olanı seçtim. Telefonumdan bir taksi çağırarak iş yerimin yolunu tuttum. Yol boyunca çok uykum olduğunu ve oldukça dalgınlaştığımı fark ettim; takside neredeyse uyuyakalıyordum.
Sonunda iş yerine vardım ancak işim için çok önemli bir şeyi unuttuğumu fark ettim. İş çantamla günlük hayatta kullandığım çantayı uykusuzluktan karıştırmıştım. Sabah erken saatte kalkınca, renkleri birbirine çok benzeyen iki çantayı karıştırmam büyük bir sorun olmuştu. İş yerinde çalışanlar yalnızca kendi dizüstü bilgisayarlarını kullanabildikleri için, çalışabilmek adına eve geri dönüp bilgisayarımı almam gerektiğini kabullendim.
Tekrar otobüse binip eve döndüm. Hava hâlâ aydınlanmamıştı. Eve vardığımda kapının önünde beni birçok kutu karşıladı. Bu ülkeye yeni taşındığım için eve henüz tam olarak yerleşememiştim. Duvarımdaki saat 07.00’yi gösterirken, telefonumda saat dokuz olmuştu bile. Meğer telefonumu bu ülkenin saat dilimine ayarlamamıştım. Yanlış alarm kurduğum için yanlış saatte uyanmıştım; bu yüzden hava bana bu kadar karanlık gelmişti. Hâlâ kendimi Türkiye’nin saat diliminde sanıyormuşum.
