Güne kelimelerin sesiyle uyandım. Gökyüzü gri değildi, harf harf açılıyordu. İlk damlalar “umut” ve “merhaba”ydı, omuzlarıma düşer düşmez içimi ısıttı. Sokakta yürürken bazı kelimeler ceketimin cebine sızdı, bazıları saçlarımda kaldı. Bir köşede “keşke” yağdı, kaldırımda birikti, adımlarımı yavaşlattı.
Birden hava sertleşti: “yetersiz”, “yalnız”, “sus” hızla indi. Tenime değince can acıtmadı ama içimde ince bir sızı bıraktı. İnsanlar şemsiyelerini açtı, kimisi suskunlukla, kimisi kahkahayla korunmaya çalıştı. Bir çocuk avuçlarını göğe çevirdi, “teşekkür” topladı.
Akşamüstü rüzgâr yön değiştirdi. “Affet”, “devam et”, “yarın” usul usul yağdı. Eve dönerken üzerimde kalan kelimeleri kuruladım. Bazılarını sakladım, bazılarını bıraktım. Gece olunca gökyüzü sustu; ben konuşmayı öğrendim.
Yorgunluğum geçmedi belki, fakat seçmeyi denedim: üstüme düşeni almak, başkasına ait olanı geri bırakmak. O gün anladım ki kelimeler yağar ama insan hangi damlayla ıslanacağını zamanla belirler. Bu yüzden ertesi sabah penceremi açtım ve sessizce, bilinçli bir gülümsemeyle yağmuru karşıladım. Çünkü dil, en çok niyetle ağırlaşır ve kalbe yön bulur.
