Sabah, güneşin doğuşuyla değil, şehrin kolektif uyanışıyla başlıyor. Kromatik Vadi’de gökyüzü, şafak vaktinde soluk bir leylak rengine bürünür; bu, binlerce insanın aynı anda hissettiği o tatlı uyku sersemliğinin rengidir.
Perdelerimi açtığımda, caddenin üzerine çökmüş olan o leylak rengi sisin yavaşça dağıldığını görüyorum. Aşağıda, işe yetişmeye çalışanların oluşturduğu aceleci kalabalık, kaldırımları turuncu ve elektrik mavisi çizgilerle boyuyor. Turuncu, geç kalma telaşının rengi; mavi ise yapılacak işlere odaklanmış zihinlerin soğuk, keskin ışığı. Bir adam koşarak geçiyor, arkasında bıraktığı iz, rüzgârda savrulan bir kuyruklu yıldız gibi: Saf, parlak bir kırmızı. Belli ki öfkeli ya da çok tutkulu bir şeye yetişmeye çalışıyor.
Sokağa çıkıyorum. Hava, duyguların yoğunluğuna göre ısınıp soğuyor sanki. Metro istasyonuna indiğimde atmosfer ağırlaşıyor. Yeraltı, genellikle metalik gri bir dumanla kaplıdır; bu, sabahın köründe işe gitmek zorunda olanların hissettiği o sessiz bıkkınlığın rengidir. Ancak köşede kulaklığını takmış, kendi dünyasında dans eden bir genç kız var. Onun etrafında, gri dumanı delen neon yeşili ve parlak pembe baloncuklar patlıyor. Müziğin verdiği neşe, gri kalabalığın içinde bir deniz feneri gibi parlıyor. Ona yaklaşanların üzerindeki gri sis, bir anlığına aralanıyor. Neşe, bu şehirde en bulaşıcı renktir.
Öğle saatlerinde şehir meydanına “Duygu Meydanı”na çıkıyorum. Burası şehrin paleti gibi. Bir bankta oturan yaşlı bir çift görüyorum. El ele tutuşmuşlar. Aralarında ne bir konuşma var ne de büyük bir hareket. Ancak etraflarını saran yumuşak, kadifemsi bir şeftali rengi, huzurlu bir sevginin en saf halini anlatıyor. Bu renk o kadar yoğun ki yanlarından geçen insanlar bile o sıcaklığı hissedip gülümsüyor.
Hemen az ileride ise bir tartışma patlak veriyor. İki iş adamı hararetle konuşuyor. Ağızlarından çıkan her kelime, havayı kesen siyah ve mor şimşeklere dönüşüyor. Kıskançlık ve hırs, yapışkan bir zift gibi ayaklarının dibine çöküyor. İnsanlar, bu negatif enerjinin üzerlerine sıçramaması için yollarını değiştiriyorlar. Bu şehirde kimse duygularını saklayamaz; yalan söylediğinizde dilinizin ucundan dökülen kelimeler bulanık, kirli bir sarıya dönüşür çünkü.
Akşamüzeri, şehrin en büyüleyici zamanıdır. İş çıkışı saati geldiğinde; gökyüzü, rahatlamanın rengi olan derin bir çivit mavisine ve heyecanın rengi olan altın sarısına boyanır. Kafelerden taşan kahkaha sesleri, havada uçuşan gümüş konfetiler gibi görünür.
Bir restorana oturup etrafı izliyorum. Yan masada bir ayrılık yaşanıyor olmalı. Kadının omuzlarına çöken ağır, yağmurlu gri bulut, masadaki mum ışığını bile gölgeliyor. Adamın etrafı ise pişmanlığın rengi olan soluk, hasta bir yeşil ile çevrili. Onların hüznü, restoranın o köşesini loşlaştırıyor. Garsonlar, o masaya yaklaşırken adımlarını yavaşlatıyor sanki o yoğun duygusal ağırlığın altında ezilmemek için direnç gösteriyorlar.
Gece yarısına doğru şehir yavaşlıyor. Milyonlarca insan evlerine çekildiğinde, Kromatik Vadi’nin üzerindeki o karmaşık renk cümbüşü yerini sakinliğe bırakıyor. Pencerelerden dışarıya, ailelerin huzurunu yansıtan kehribar rengi yumuşak ışıklar sızıyor. Yalnız hissedenlerin evlerinin üzerinde ise soğuk, buz mavisi bir hale asılı kalıyor.
Yatağıma uzandığımda, şehrin tavanına bakıyorum. Bugünün tüm o kaotik renkleri birbirine karışmış, gökyüzünde kuzey ışıkları gibi dalgalanan, tarif edilemez bir “insanlık rengi” oluşturmuş. Gözlerimi kapatırken kendi rengimin yavaşça laciverte, derin bir uyku ve huzurun rengine döndüğünü hissediyorum. Ve şehir, yarına yeni renkler hazırlamak üzere karanlığa değil, sessiz bir ışıltıya gömülüyor
Kromatik Vadi: Ruhlardan Yansıyan Işıklar
(Visited 9.223.372.036.854.775.808 times, 1 visits today)
