Otobüs durağından indiğimde hava beklediğimden daha karanlıktı. Sokak lambasının altında durup etrafa bakarken içimde tanımlayamadığım bir huzursuzluk vardı.
Saat daha 18.00 olmasına rağmen gece çökmüştü. Paltomun ceplerine ellerimi koyup ısınmalarını bekledim. Hava bir anda soğudu.
Tüm evlerin perdeleri kapalıydı. Üzerimdeki loş sokak lambası dışında etrafta hiçbir ışık kaynağı bulunmuyordu.
Banka yavaşça oturdum, çünkü yağmur her yeri ıslatmıştı ve eteğimin ıslanmasını istemiyordum. Fakat düşüncemin aksine her yer kuruydu.
Saat geçiyordu ama kaslarımı oynatamıyordum. Her yer zifiri karanlıktı. Kalbimin atmaya başladığını hissediyordum. Biri beni izliyormuş gibi, takip ediliyormuş gibi hissediyordum.
Arkama bakmadan koşmak istiyordum. Yavaşça ayağımı oynattım. Ayağa kalktım, elimle cebimdeki telefonuma eriştim fakat şarjı yoktu.
Arkamda bir nefes alma sesi duydum. Yavaşça başımı döndürdüm. Arkamda bir manken vardı. Dudağım titremeye başladı, çünkü otomatofobim vardı ve bu nedenle nabzım artıyordu.
Arka planda bir ıslık gibi üfleyen rüzgâr beni irkiltene kadar kar yağdığını fark etmemiştim. Neler olduğunu kavrayamadım. Kendi etrafımda bir tur attım ve başım dönmeye başladı.
Arkamı döndüm ve koşmaya başladım. Boşluğa doğru koşuyordum. Elimi başıma götürdüm ve alnımda bir sertlik hissettim, bir diş gibi.
Sanki bir diş saplanmıştı. Kafamdaki sertliğe dokundum ve yavaşça aldım. Bu, siyah bir dişti. Ağlamaya başladım. Alnım kanıyordu. Her geçen dakika daha da kan kaybediyordum.
Sonra sanki bir rüyadaymış gibi başım dönmeye başladı. Arkamdan tiz bir kahkaha geldi. Ne kadar kalkmaya çalışsam da hâlâ yerde, umutsuzca yatıyordum.
