Sabah gözlerimi açtığımda odamın tavanı soluk maviye boyanmıştı. Bu, huzurlu uyuduğumun işaretiydi. Şehrimizde herkes duygularını renklerle görürdü; insanlar konuşmadan bile ne hissettiklerini anlayabilirdi. Aynaya baktığımda yüzümün etrafında hafif bir sarı ışık dolaşıyordu: umutlu ve enerjik olduğumu anlatıyordu.
Sokağa çıktığımda şehir adeta hareketli bir tablo gibiydi. Otobüs durağında bekleyen insanların etrafında farklı renkler vardı. Bir kadının çevresi griye çalıyordu belli ki yorgun ve umutsuzdu. Yanındaki küçük çocuğun etrafı ise parlak pembe ve turuncuydu, heyecanla okula gitmeyi bekliyordu. Renkler birbirine karışıyor, hava adeta ışıkla doluyordu.
Okula vardığımda sınıf rengârenk bir bahçeyi andırıyordu. Arkadaşımın etrafında koyu yeşil vardı; bu onun kıskanç olduğunu gösterirdi. Öğretmenimiz sınıfa girdiğinde ise ortam altın sarısına büründü çünkü onun sakinliği ve güven veren tavrı herkese huzur yayıyordu. Kimse yüksek sesle konuşmasa bile duygular zaten görünürdü.
Öğle vakti şehir merkezine indiğimde en çarpıcı manzarayla karşılaştım. Kalabalık bir meydanda renkler gökkuşağı gibi dalgalanıyordu. Aşıkların çevresi kırmızı, tartışanlarınki keskin siyah, yalnız yürüyen yaşlı bir adamınki ise soluk maviydi. Herkesin duygusu, adımlarının önünde iz bırakıyordu.
Akşam güneş batarken renkler yavaş yavaş yumuşadı. Şehir mor ve lacivert tonlarına büründü; bu, insanların yorgun ama dingin olduğunu gösterirdi. Eve dönerken sokak lambalarının altında kendi rengime baktım: açık mavi ve hafif sarı. Günün sonunda hem huzurlu hem de umutluydum.
Bu şehirde yalan söylemek zordu, çünkü renkler her şeyi anlatırdı. Belki de bu yüzden insanlar daha dürüst, daha anlayışlıydı. Duygular gizlenemediği için herkes, başkasının kalbine biraz daha dikkatle bakmayı öğrenmişti.
