Bir gün uyandığımda elimi yüzümü yıkayıp annemin kahvaltıyı hazırlamasını beklerken babamın haberleri açtığını duydum. Haberde şöyle diyorlardı:
“Son dakika haberi! Dünyanın her yerinde insanlar aynı dili, yani Türkçeyi konuşmaya başladı.”
Bunu duyunca şok oldum. Çünkü böyle bir şeyin bir gecede olması imkânsızdı. Hatta Avusturyalı arkadaşımı aradım, o bile artık benimle Türkçe konuşuyordu. İzlediğim yabancı televizyon programları bile Türkçeydi. Sanki dünyadaki tüm diller bir anda kaybolmuştu.
Bu durumun bazı iyi yönleri de vardı. Örneğin ailece gitmek istediğimiz ülkelere gittiğimizde anlaşma sorunu yaşamayacaktık. Kimse tercümana ihtiyaç duymayacak, herkes birbirini kolayca anlayabilecekti. Ancak biraz düşününce aklıma kötü ihtimaller de geldi. Eğer herkes aynı dili konuşursa diğer dillere ne olacaktı? Öğretmenimiz her dilin ayrı bir kültürü, ayrı bir ruhu olduğunu söylemişti. Şiirler, şarkılar, masallar… Eskiden telefondan ya da televizyondan başka dillerde izleyebiliyorduk. Ama artık ayarlarda Türkçe dışında hiçbir seçenek yoktu.
Okula gittiğimde herkes çok mutluydu. Çünkü artık yabancı dil öğrenmek zorunda olmadıklarını düşünüyorlardı. Oysa ben onların bu düşüncesine katılmıyordum. Farklı diller demek, farklı kültürler ve farklı bakış açıları demekti. Okulumuzdaki bilişim teknolojileri öğretmeninden yardım alıp sistemlerin kodlarını yeniden yazmayı ve televizyonlarda başka dillerde yayın yapılmasını sağlamayı hayal ettim. Dünyaya dillerin önemini anlatacaktım.
Tam bu planları gerçekleştirecekken bir ses duydum:
“Uyan kızım!”
Gözlerimi açtım ve derin bir nefes aldım. Hepsi sadece bir rüyaymış. Ama o rüya bana bir şeyi öğretti: Farklı diller dünyayı daha renkli ve zengin kılıyor.
