O sabah uyandığımda her şey farklıydı, herkes de farklıydı; camdan dışarı baktığımda duyguların renklere büründüğünü gördüm. Ağlama sesi duydum; kardeşim ağlıyordu ama yüzü masmaviydi. Sonra ablam bana, “Yüzün turuncu olmuş!” dedi. Bu, şaşırdığım anlamına geliyormuş. Kardeşim oyuncağını kaybettiği için üzülüyordu; oyuncağını bulamayınca yüzü normale döndü. Bu kargaşa içinde okula gitmeyi unutmuştum, hızlıca hazırlanıp yola çıktım. Okula geldiğimde adeta bir gökkuşağı gördüm; herkes farklı bir şey hissediyordu. Sınıfa girdiğimde çoğunun yüzü morduydu, ödevlerini yapmadıkları için korktuklarını düşündüm. Ve haklı çıktım.
Türkçe hocası sınıfa geldi; sınıfta blog yazmayanların sayısını görünce yüzü kıpkırmızı oldu. Sınıftakilerin çoğu mor renkteydi. Bir an önce bu iki dersin bitmesini istedim. O gün sıkıcı bir pazartesiydi ama bir o kadar da farklıydı. Öğle yemeğinde ise menüde kapuska vardı; tüm öğrencilerin yüzü yeşildi, öğretmenlerin yüzü sarıydı. Kim kapuska sever ki? Bazıları yemeği ağzına bile almadı. Yemek görevlilerinin yüzü pembeydi; öğrenciler yemeği beğenmediği için utanmış olmalıydı.
Kalan derslerde herkesin yüzü griydi; dersler oldukça sıkıcıydı. Evde ödev yaparken yine gri bir hal vardı. Ama sonra kardeşlerimle oyun oynarken yüzüm sarıya, yani mutluluğa büründü ve bu renk hiç değişmedi. Ta ki yarına kadar… Yarın farklı duygular hissedeceğimi biliyorum.
