İlk anda büyük bir şaşkınlık ve heyecan yaşardım çünkü dil, insanların kalbine ve kültürüne açılan en güçlü kapıdır. Artık yalnızca kendi çevremle değil, dünyanın dört bir yanındaki insanlarla doğrudan iletişim kurabileceğimi bilmek bana büyük bir özgürlük hissi verirdi.
Öncelikle farklı ülkelerden insanlarla konuşmak isterdim. Örneğin Japonya’daki bir öğrenciyle eğitim sistemi hakkında sohbet edebilir, Brezilya’da yaşayan bir müzisyenle kültürü üzerine konuşabilir, Almanya’daki bir bilim insanıyla yeni teknolojiler hakkında tartışabilirdim. Çeviriye ihtiyaç duymadan, kelimelerin gerçek anlamlarını ve duygularını anlayarak iletişim kurmak dünyayı çok daha yakından tanımamı sağlardı.
Ayrıca bu yeteneğimi insanlara yardım etmek için kullanmak isterdim. Savaş, göç ya da doğal afetler nedeniyle başka ülkelere gitmek zorunda kalan insanlara tercümanlık yapabilir, onların sesini duyurabilirdim. Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlarda çalışarak kültürler arası barışa katkı sağlamak en büyük hedeflerimden biri olurdu.
Son olarak seyahat etmek benim için bambaşka bir deneyime dönüşürdü. Gittiğim her yerde yerel halkla ana dillerinde konuşarak onların hikâyelerini dinler, dünyayı sadece görmekle kalmaz gerçekten anlardım. Tüm dilleri bilmek benim için yalnızca bir yetenek değil, insanları birbirine yaklaştıran güçlü bir köprü olurdu.
