
Duygulardır bizi biz yapan, düşünceler. Bazen bunları saklayabilmektedir kişinin marifeti, bazense bunları sonuna kadar, varla başla savunabilmek. Bizi biz yapan şeyler duygulardır, evet, fakat bunları nerede açığa çıkarıp nerede bir şehirdeki böbreklerin toplam değerinin kat ve kat fazlasına eşdeğer bir parçaymışçasına saklayabilmek gerektiğinin analizini yapıp buna uygun davranabilmek toplumun bir parçası olabilmek için adeta bir zorunluluktur. Bu kabiliyet elinizden alındığındaysa, işte o zaman asıl renkler, asıl güçler ve zayıflıklar açığa çıkar; asıl o zaman kimin açık bir kitap olup kimin genel kitleye uyum sağlamak çabalarıyla debelenip durduğu gerçeği su yüzüne ölü bir balıkmışçasına yükselir.
Hiçbir bireyin duygularını saklayamadığı, hissettiği şeylerin kafasının üstünde renkli bir bulutçuk şeklinde onun yerine ifade edildiği bir durumda… Öyle bir durumda işler karışır. Sabahtan akşama kadar size başta suyu çıkarılıp sonra rendelenip ancak ayakkabı parlatmak için kullanıldıktan sonra gübre kovasına atılan bir limonmuşçasına harcayan, sabahın insafsız bir saatinden akşam 5’e, eve gittikten sonra da yazılan e-postalara yanıt verip saatlerce planlama yapmanızı gerktiren işinizde patronunuzun ağzından çıkan bir cümle hafiften olsa bile size sinir ettiyse örneğin; tebrikler (!), artık yeni ve patronunuzun çok daha uyuz olacağı, aylarca, belki de yıllarca devam edip beraberinde en azından bir yılan kadar sürünmenizi sağlayacak bir iş arama yolculuğu sizi kapıda altın, gümüş süslemelerle karşılıyor.
Yalan söylemek de nedir öyle (!), geçmişin tozlu raflarına çoktan kaldırılmış bir insan özelliği. Evet, herkes yalan söyler (Gregory House, House M.D, 2004-2012) ama kafanızın üstündeki o renkli duygu bulutçuğu bu kabiliyeti elinizden büyük kardeşin küçük kardeşin elinden bir lolipop çalarkenki kolaylığıyla alıp tuzla buz eder. Bireyin elindeki o minik güç, o minik kontrol gider, etrafındakilere ve kendisinden üst düzeydekilerin insiyatif -ya da insiyatifsizliğine- krallar ve kraliçelere verilen taçların verildiği şekilde; kadife bir yastık ve yanında var olmayan okyanusların var olamayacak derinliklerindeki bir neon pembe balığın otuz altı sene boyunca özenle yaşlandırılmış havyarıyla sunulur.
Belki toplumda düzeni sağlamak için hoş bir şey olur duygularınızın, dolayısıyla da düşüncelerinizin, sizin yerinize ifade edilmesi; ancak bu bir toplum olarak bizi en alt basamaktan en üst basamağa kadar, ya da tam tersi şekilde, kurumuş bir kumdan kalenin yıkılma kolaylığıyla parçalayabilir. Toplum olarak, bir toplum içerisindeki bir birey olarak yaşayabilmek sonuçta, biraz duygu ve düşüncelerinizi ifade edip çok fazla bunları baskılayarak elde edilen bir yaşama biçimidir. Aklımızdan ve kalbimizden geçen her minik şey bizim için ifade ediliyor olsa pek çoğumuz bu yaşı bile görmemiş olurduk. Kısaca özetlemek etmek gerekirse, yalanlar ve üstü olabildiğince mat bir fondötenle kapatılmış gerçekler üzerine kurulu bir dünya yapısının elinden yalan söyleme kabiliyeti alınırsa elimizde olan dünya ‘düzeni’ başımıza ikinci bir Titanic kesilebilir.
