Eski saatin tik-tak sesleri, kütüphanedeki rafların arasında sürekli yankılanıyordu. Sahaf dükkanının sahibi Bay Kerem, ömrünü başkalarının unuttuğu kitaplar ve anılar arasında geçirmişti. Kapıdaki çıngırak sesi için her zaman dikkatle beklerdi; ama o öğleden sonra dükkanına giren şey bir insan değil, tuhaf bir sessizlikti.
Tam o sırada, dükkanın en karanlık köşesindeki rafların arasına sıkışmış gümüş işlemeli bir kitap hafifçe parlamaya başladı. Merakına yenik düşen Kerem, titreyen elleriyle kitabı çıkardı. Kapağı buz gibiydi. İlk sayfayı açtığında karşısında boş bir beyazlık vardı. Ama parmağı kağıda değince, dükkanın içindeki zaman sanki yırtıldı. Dışarıdaki arabaların kornaları sustu, yağmur damlaları havada asılı kaldı ve her şey yavaşça gökyüzüne doğru yükselmeye başladı.
Kerem, sayfalarda beliren mürekkep lekelerinin şekil alışını izledi. Kitap, onun geçmişine açılan bir pencere olmuştu. Kaybettiği ilk bilyesini, annesinin mutfaktan gelen taze ekmek kokusunu ve çocukluğunun sıcak yaz günlerini yeniden yaşıyordu. Kitap ona sadece geçmişi göstermiyor, o anlarda hissettiği saf mutluluğu da hissettiriyordu.
Kerem, cebinden eski dolma kalemini çıkarıp sayfanın altına şu notu yazdı: “Zaman, sadece ona bakmaya cesaret ettiğimizde anlam kazanır.” Kitabı kapattığında dükkanda bir rüzgar esti ve zaman sanki yerine oturdu. Dışarıda hayat kaldığı yerden devam ediyordu. Kerem artık yaşlı bir sahaf değil, kalbinde çocukluğunun neşesini taşıyan bir yolcuydu. Saatin tik-takları artık ona yaşlandığını değil, her saniyenin ne kadar değerli olduğunu fısıldıyordu.
