Her şey çok normal bir sabah başladı. Yeni başladığım romanıma devam etmek için erkenden uyandım. Hazırlanmak için banyoya gittim. Dişlerimi fırçalarken aynaya baktım ama aynadaki kişi ben değildim. Önce bu yabancının kim olduğunu anlayamadım. Biraz daha dikkatli bakınca aynadaki kişinin Anne Boleyn olduğunu fark ettim.
Anne Boleyn, malum, altı eşi olan İngiliz kralı VIII. Henry’nin ikinci karısıydı. Ben gördüklerimi anlamlandırmaya çalışırken kraliçenin özgüvenli ve etkileyici sesi beni düşüncelerimden çekip aldı. Oldukça ihtişamlı ve kudretli görünüyordu; fakat gözleri içindeki acıyı ele veriyordu.
Ona iyi olup olmadığını sordum. Gözünden bir damla yaş süzüldü ve anlatmaya başladı: “Babam ve ağabeyim kralın yanında çalışmak istiyordu. Benim güzelliğimi kullanarak kralın gözüne girmeye çalıştılar. Planları işe yaramıştı; kral benden etkilenmişti. Fakat ben onunla yakınlaşmayı reddettim çünkü onun bir eşi vardı ve ben onurumu korumak istiyordum. Lakin majesteleri benden o kadar etkilendi ki kilisenin kararlarını yok saydı, eski kraliçeyi saraydan uzaklaştırdı ve benimle evlendi.
Aşkımızın ilk zamanları çok güzeldi. Her zaman birlikteydik. Sonra benden tahtın varisi olacak bir oğul istedi. İlk hamileliğimde bir kız çocuğu dünyaya getirdim: Elizabeth. Henry büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Bu hayal kırıklığı onu başka kadınlara yöneltti. Daha sonra iki kez daha hamile kaldım ama stres ve üzüntü yüzünden iki bebeğimi de kaybettim.
Zaten halk eski kraliçeyi istiyor, majestelerinin yanındaki adamlar ise yanlışlarını dile getirdiğim için beni sevmiyorlardı. Artık kralın da desteği yoktu. Çok geçmeden kaleye hapsedildim ve sonra da…”
Burada sözleri yarım kaldı. İkimiz de ağlamaya başladık. O sırada Kraliçe Anne bir anda kaybolup gitti. Onun yaşadıklarına çok üzülmüştüm. Bir süre sonra aklıma, onu onurlandırmak ve yaşadıklarını tüm dünyaya duyurmak için hakkında bir kitap yazma fikri geldi. Aylarca araştırma yaptım ve yazdım. Sonunda kitabım hazırdı. Adı “Anne Boleyn’in Hayatı ve Ölümü” oldu.
Kitabı yayımladıktan kısa bir süre sonra, kraliçe adına üç ödül aldım ve yurtdışında konferanslara katıldım. Bu başarı, asla duruşunu bozmayan ve pes etmeyen o kraliçenin bir lütfuydu.
