African girl from Konso people carrying water to the village, African women and children often walk long distances to bring back jugs of water that they carry on their back. She lives in a stone village which is a part of The Konso Cultural Landscape in the Konso highlands of Ethiopia (UNESCO Heritage). Each of these villages has stone walled terraces and fortified houses.

Açlığın Bir Günü

       Güneş daha ufukta bile görünmeden annemin hafif dokunuşuyla uyandım. Kulübemizin içi oldukça serindi, normal olarak, sonuçta yedi kişilik bir aileye ev olan bu küçük klübe toprak ve yapraktan başka bir şeyden oluşmuyordu. Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey karanlık değil, çevremdeki sessizlikti. Genellikle bu kalabalık ailede, hatta köyde, en erken uyanan ben olurdum. Köy henüz uyanmamışken her şey biraz daha sakin, biraz daha umutlu görünürdü benim gözümde. Sonuçta bu saatte etrafta açlıktan bir deri bir kemik kalmış çocuklar ailelerin zoruyla çalıştırılmaz, çok uzak köylerden gelen tüccarlar pazarımızın olmadığını bile bile ticaret yapmaya çalışmaz ve dünyanın her türlü yerinden gelen zengin araştırmacılar bizi gözlemlemezdi.

      Önce yüzümü hızlıca köyün merkezinde olan az miktardaki su ile yıkadım. Suyumuz kısıtlı olduğu için avcuma aldığım birkaç damlayla yetinmek zorundayım. Sonra ablamla birlikte yola çıktık. Ablam benim hep en yakın arkadaşım olmuştu. Bu erken saatlerde ben yalnız kalmamayım diye bana her gün eşlik ederdi. Köyde gün başlarken herkes bir işin peşine düşüyor: kadınlar ateş yakacak odun topluyor, erkekler tarlalara gidiyor, çocuklar ise suya. Ben de suya giden çocuklardan biriyim.

        Yol uzun sayılmaz ama sabahın ilk saatlerinde serin olan hava, güneş yükseldikçe yavaşça ısınıp güneşten kavrulmuş olan cildimi ısıtmaya başlamıştı. Genellikle yolda arkadaşlarımla karşılaşırdık; birbirimize el sallar, bazen kısacık şakalar yapardık. Gülmek bize iyi gelirdi, içimizdeki ağırlığı biraz olsun hafifletirdi. Köydeki küçük su kuyusuna her gün biz su taşırdık. Yıllardır bu iş çocukların yaptığı bir işti. Yine su kuyusuna, köyümüze su taşımaya gidiyorduk.

       Su kuyusuna vardığımızda her zamanki kalabalık bizi bekliyordu. Afrika’nın birçok köyünden köylü çocuklar, bu kuyuya su almaya gelirdi. Bu çocukların çoğu geceden yola çıkar, güneş doğmaya başladığında ancak kuyuya varırlardı. Bizim köyümüz bu durumda daha şanslıydı, sadece dört saatlik bir yürüme mesafesiyle kuyuya ulaşabiliyorduk. Kuyudan başlayan upuzun sıranın en arkasına geçtik. Bugun diğer günlere göre sıra çok daha uzundu, sonuçta haftanın ortasındaydık. Sıra peyderpey ilerlerken etrafıma baktım: Küçük çocuklara bu işi öğreten yaşlılar gölgede dinleniyor, uzak ve zengin köylerden gelenlerin araçları bir köşede bekletiliyordu. Yaklaşık iki saat boyunca o kavurucu güneşin altında bekledikten sonra sıra nihayet bize gelmişti. Ablam ile beraber kaplarımıza suyu doldurmaya başladık. İkimiz de kaplarını doldurunca artık köyümüzün yolunu almaya başladık. Köye dönerken kabın ağırlığı omuzlarımı ağrıtsa da yol boyunca söylediğimiz küçük şarkılar ve ablamın küçüklüğü ile ilgili anlattıları bizi ayakta tutuyordu. Yol boyunca azıcık olsa da kaptan su içip yolda gördüğümüz meyveleri yiyorduk. Yine dört saat olan bu yürümenin ardından sonunda köyümüze varmıştık.  Eve vardığımızda annem bizi iki tane yeni elbiseyle karşılamıştı. Annem dikiş konusunda çok yetenekliydi ve genellikle babamın et için avladığı hayvanların derisinden bize bir sürü kıyafet yapardı.  Ben suyu yerine koyarken ablam annemin diktiği elbiseyi denedi. Ablam ailemizdeki en güzel kız olabilirdi. Zaten on beş yaşına da girdiği içi, artık onun bizim evimizde ok zamanı kalmamıştı. Babam ve annem, ablamı komşumuzun oğluyla evlendirme konusunda çok umutluydu. Annem dışarı çıkıp babamın getirdiği etleri pişirmek için ateşi yakmaya başlamıştı. Annemin yüzündeki yorgunluk günden güne artıyor  ama yine de her zaman bizim iyiliğimiz ve sağlığımız için elinden gelen her şeyi yapıyordu.

        Akşam olduğunda genelde dışarı çıkar, arkadaşlarımla oyun oynarım. En sevdiğim oyun, yere çizdiğimiz küçük şekillerin üzerinden taş zıplatmaktı. Ayrıca bazen ailemizden gizlice köyümüzün yanındaki araziyi keşife çıkıp vahşi hayvanları da gözlemlemeyi çok severdik. Ailelerimiz, yırtıcı hayvanlardan dolayı hep tetikte olur, uzaklara gitmemize izin vermez ve her zaman bizi uyarırlardı. Biz genellikle ailemizin sözünü dinlesekte, oyun oynamaktan sıkıldığımızda araziye gidip bazen koşuyor, bazen saklanıyor, bazen de sadece gölgede oturup birbirimize hayallerimizi anlatıyorduk. Benim hayalim, büyüyünce büyük bir şehir görmekti. Köyümüze gelen araştırmacıların anlattığına göre, şehirlerde betondan yapılmış binalar, arabalar ve en önemlisi bolca su varmış. Ayrıca orada okullar olduğunu, kitapların sayfalarının dolu olduğunu anlatıyorlardı.

      Akşamüstü köyümüzü genellikle ateşten çıkan turuncu bir ışık aydınlatıyor. Herkes evine çekilirken hava daha serin, daha huzurlu oluyor. Ablamla kulübemizin önünde oturup günün nasıl geçtiğini konuşuyoruz. Sonra annem bizi içeri çağırıyor. Yere serilmiş hasırların üzerine uzanıyorum ve ablama sarılıyorum. Üşüdükçe ablama daha çok sokuluyorum, o da beni daha çok sarıyor. Uykuya dalmadan önce her zaman aynı şeyi düşünüyorum: “Bugün yorucuydu ama geçti. Yarın belki daha güzel olur. Umarım problemlerimiz yakında biter.” Ve bu düşünceyle gözlerimi kapatıyorum, yeni bir güne hazır olmak için.

(Visited 3 times, 1 visits today)