Aylardan sonbahar idi, hava yavaş yavaş soğumaya başlıyordu ve artık tarlalarımız ürün vermemeye başlamıştı. Son zamanlarda azalan yağışlar ve artan nüfus ile köyümüz yaşanılamaz bir hale gelmişti. Kışın yaklaşması ile birlikte köydeki salgın hastalıklar artmıştı ve yeteri kadar doktor yoktu. Her gün tanıdığımız insanların ölüm haberlerini duymayı kanıksamıştık. Her zamanki gibi sabah aç bir şekilde uyandım. Uyanır uyanmaz ağlayan küçük kardeşimin sesini duydum. Neredeyse 2 gündür ağzımıza bir ekmek parçası bile girmiyordu; bu sebeple daha küçük bir bebek olan kardeşimin bağışıklık sistemi çökmüş, bütün hastalıklara karşı savunmasız kalmıştı. Onu doktora en son götürdüğümüz sefer doktor, kardeşimin doğuştan gelen bazı hastalıkları ile beraber yaşadığımız şartlarda hayatını sürdürmesini olanaksız bulmuştu. Fakat başına gelen her şeye rağmen kardeşim hayata inatla tutunuyordu. Sanırım kardeşimin sahip olduğu bu inat ve azim annemizden geliyordu. Annem bize bakmakla sorumluydu ve annelik görevini yapmak için elinden gelen ne varsa yapıyordu. Sabahın erken saatlerinde köyün kuyusuna doğru yola çıkar ve bir süre kuyuda sıra bekledikten sonra eve gelirdi. Eve geldikten sonra ise bütün gün hasta kardeşime bakar, ardından akşam vakti elimizdeki imkanlarla bize yemek yapardı. Ancak tüm bunların ilginç tarafı şuydu: Annem asla hiçbir yorgunluk belirtisi göstermezdi.
Uyandıktan sonra hızlıca üstümü giyindim ve doğruca köy okulunun yolunu tuttum. Okulum evimize çok uzak sayılmazdı, yürüyerek 20 dakikada ulaşırdım. Sınıfımız çok kalabalıktı bu nedenle anlatılan şeyleri dinlemek olanaksızdı. Okuluma vardığım vardığım zaman yerde boş bulduğum bir köşeye oturdum ve öğretmenimi dinliyormuş gibi yapmaya başladım. Dersleri pek sevmezdim çünkü her zaman aynı sıkıcı şeyleri işlerdik. Ben ders dinlemek yerine hayal ederim çünkü herkes gibi benim de bir hayalim vardı. Hayalim bir futbolcu olarak Nijerya milli takımında oynamaktı. Zayıf ve çelimsiz olsam bile mahallemizde en iyi oynayan bendim. Rakiplerimi çalımlamak konusunda ustaydım, hatta benden 4-5 yaş büyük abilerimi bile rahatça çalımlardım. Birkaç derse daha girdikten sonra hepimiz acıkmaya başlamıştık. Okulumuzda bazen ıslak lapa dağıtılırdı ama son zamanlardaki yemek kıtlığı yüzünden bugün herhangi bir şey dağıtılmadı ve kısa süre sonra okul bitti. Okuldan çıkıp evime doğru yürümeye başladım. Okula gitmeyen arkadaşlarım çoktan maç yapmaya başlamışlardı. Ben de aralarına katılıp oynamaya başladım. Güneş batana kadar oynamak istesek de yorgunluk ve açlık hepimizi etkiliyordu. Normalde akşama kadar oynardık ama bugün ortak bir karar verip evlerimize erken döndük.
Eve dönünce hemen yatağıma uzandım ve gözlerimi kapadım, aç olmadığımı düşünmeye çalışıyordum çünkü biliyordum ki bu akşam evimizde yine yemek çıkmayacaktı. Uyumaya çalıştığım sırada eve babamın geldiğini duydum. Bütün gün tarlada çalışıp tarlada kalan son ürünleri toplamıştı. Bugünlük yiyecek yemeğimiz çıkmıştı ama yarın ne yiyeceğimizi kimse bilmiyordu. Tamamlanan her günün ardından yavaş yavaş bilinmezliğe sürükleniyorduk. Vücudum artık zayıf düşmüş ve hasta olmuştum. Şimdi yiyeceğim akşam yemeğimin hayatımda yediğim son akşam yemeği olduğuna neredeyse emin olduğum için keyfini çıkarmaya çalışıyordum. Yavaşça yemeğimi bitirdikten sonra yatağıma doğru yöneldim. Günlerce açlık ve yorgunluktan sonra ateşim çıkmıştı ama ben yine de uyumaya çalışıyordum. Uyumaya çalışırken bildiğim bütün duaları içimden okuyordum çünkü yapabileceğim başka hiçbir şey yoktu…
