Alışkanlıklar

İnsan denen varlık, bu iki büyük sözün arasında gidip geliyor sanki. Dostoyevski’nin o meşhur tespiti, içimi bir buruklukla dolduruyor. Kendime bakıyorum da, gerçekten de bir alışkanlıklar yumağıyım. Sabah uyanır uyanmaz telefonumu elime alıyorum, kahvemi hep aynı bardakta içiyorum, aynı kaygıları tekrar tekrar zihnimde döndürüyorum. Bunları yaparken düşünmüyorum bile. Beynim adeta en kolay yolu seçiyor, beni bir raya oturtuyor. Geçmiş, şimdiki zamanıma sızmış gibi. Her tekrar, beni biraz daha aynı kalıba döküyor. Bu, biraz ürkütücü bir düşünce.

Fakat tam da bu kapana kısılmış hissederken, Mevlana’nın sesi geliyor kulaklarıma. “Her gün bir yeniden doğuştur,” diyor. Bu söz, üzerime çöken o ağırlığı hafifletiyor. Çünkü her yeni gün, düne ait olmayan bir andır. Dün çok aceleci davrandıysam, bugün bir derin nefes alıp daha yavaş hareket edebilirim. Dün pes ettiğim yerde, bugün bir adım daha atmayı deneyebilirim. Bu seçimler devrim gibi görünmeyebilir, ama her biri, üzerimdeki o paslı zinciri zımparalayan bir dokunuş gibi.

Bana kalırsa gerçek, tam olarak şu: Biz hem geçmişimizin eseriyiz, hem de şu anın mimarı. İki zıt şey aynı anda doğru olabiliyor. Alışkanlıklarımız güçlü, evet. Ama içimizde, o gücü tanıyıp, onunla birlikte yaşamayı öğrenen, hatta bazen ona meydan okuyan bir bilinç de var. İşte asıl mücadele, kendimizi tamamen otomatikliğe kaptırmakla, her anı yeniden keşfetmeye çalışmak arasındaki o ince çizgide.

Belki de özgürlük, alışkanlıklarımızın farkında olup onlara boyun eğmemekte yatıyor. Onların varlığını kabul ediyorum, ama onlar benim efendim değil. Her sabah, o eski yollardan birine sapmamak için, bilinçli bir nefes alıyorum. Bu, bazen zor oluyor. Çoğu zaman, bildiğim patika daha cazip geliyor. Ama o bilinçli nefesi aldığım o nadir anlar, her şeye değiyor. İnsan olmanın anlamı da burada gizli sanki: hiç bitmeyen bu diyalogda, her seferinde biraz daha uyanık olmaya çalışmak.

(Visited 2 times, 1 visits today)