Bence Dostoyevski de Mevlana da haklı; çünkü insanın içindeki iki gerçeği anlatıyorlar: bir yanda tekrarların çekim gücü, diğer yanda değişebilme ihtimali. Asıl mesele, hangisinin “daha doğru” olduğu değil; hangi durumda hangisinin daha baskın olduğudur.
Dostoyevski’nin “İnsan, alışkanlıklarının tutsağıdır.” sözü, bana insanın çoğu zaman fark etmeden yaşadığını hatırlatıyor. Alışkanlıklar, ilk başta masum tercihler gibi görünür: “Bugün de sonra yaparım”, “Bir kereden bir şey olmaz”, “Herkes böyle zaten.” Ama zamanla bu küçük cümleler, insanın düşünme biçimini ve hatta kendisi hakkında kurduğu kimliği şekillendirir. Bir süre sonra insan, seçtiğini sanır; oysa seçen kişi o anki “iradesi” değil, yıllardır biriken otomatik tepkileridir. Mesela erteleme alışkanlığı, sadece işleri geciktirmez; insanın özgüvenini de yavaş yavaş kemirir. “Ben zaten yapamıyorum” düşüncesi yerleşir. Öfke alışkanlığı, sadece bir duygusal patlama değildir; insanın çevresiyle ilişkisini bozar, sonra da yalnızlık üretir. Kıyaslama alışkanlığı ise, insanın elindekini değersizleştirir ve sürekli bir eksiklik hissi yaratır. Bu yüzden Dostoyevski’nin haklı yanı nettir: Eğer alışkanlıklarını fark etmezsen, günlerini sen yönetmezsin; günlerini alışkanlıkların yönetir. Kısacası, insan bazen kendi hayatında bir “misafir” gibi yaşar.
Ama Mevlana’nın “İnsan, her sabah yeniden doğar; bugün ne yaparsan odur.” sözü, bana bunun kader olmadığını söyler. Çünkü insan, sadece dünün toplamı değildir; aynı zamanda bugünün iradesidir. Evet, geçmiş ağır olabilir, hatta bazı günler insanın omuzlarına çöker. Fakat yine de yeni bir başlangıcın en güçlü yanı şudur: küçük başlar. “Yeniden doğmak” her şeyi bir günde düzeltmek demek değildir; bugüne bir yön vermek demektir. Bugün beş dakika yürüyen biri, yarın on dakika yürür. Bugün bir sayfa okuyan biri, yarın kitap bitirebilir. Bugün bir özür dileyen biri, ilişkilerde yeni bir dil açabilir. Bugün “hayır” diyebilen biri, sınırlarını korumayı öğrenebilir. Mevlana’nın haklı yanı da burada: İnsan, her gün kendi hikâyesinin bir cümlesini yeniden yazabilir.
Ben bu iki düşünceyi çatıştırmak yerine birleştirmeyi daha gerçekçi buluyorum. Çünkü aslında Mevlana’nın söylediği “bugün” de, Dostoyevski’nin dediği “alışkanlık”la belirlenir. Yani bugün ne yapacağımız, çoğu zaman alışkanlıklarımızın gölgesinde şekillenir. Ama tam da bu yüzden, özgürlük büyük kararlar vermek değil, küçük alışkanlıkların yönünü değiştirmektir. İnsan, zinciri görmeden anahtarı kullanamaz. Dostoyevski, zinciri görünür kılar; Mevlana ise anahtarın hâlâ elimizde olduğunu hatırlatır.
Sonuçta ben şuna inanıyorum: Alışkanlıklar insanı tutsak edebilir, evet; fakat insan da her sabah yeniden doğacak kadar güçlüdür. Haklılığın yarısı farkındalıkta, diğer yarısı eylemdedir. Zinciri fark etmek Dostoyevski’dir; ilk halkayı kırmak Mevlana’dır. İkisi birleştiğinde, insan hem gerçeği görür hem de değişme cesaretini bulur.
