Yalnızdım. Hayır, yanlış anlamayın. Bundan öyle aşırı mutsuz veya keyifsiz değildim. Sabahlarımı dışarıda geçirir, oraya buraya takılır ve içimdeki boşluğu mutlaka doldururdum. Yolun aşağısında Birol Abi vardı mesela. Şehirde tanıdığım tek Türk’tü o. Her sabah tam sekizi çeyrek geçe dükkanının kapısından gireceğimi bilirdi. Sabahlarımı onun dükkanında geçirmeye çok alışmıştım. Bir parça çörek ayırırdı hep bana. Ben bir yandan dikkatle susamlarını ayıklarken o ise erkenden karla kaplanmış karışık sakallarını kaşır, bana oğlundan bahsederdi. Öğleden sonra dönerdim apartman daireme. Masamın başına otururdum. Bazen yanına bir bardak çay demler, bazense mutfak dolaplarımın birinde bulduğum fazla eski bir kupaya sert bir kahve koyardım. Kahve içtiğim günler daha sonra uyumakta zorlanacağımı bilirdim ama, umursamazdım. Sonra yazardım. Günün kalanında başka bir şey yapmaz, kalemimin kağıt üzerinde çıkardığı düzenli sürtünmeleri dinlerdim.
Bazen her şey istediğim gibi gitmiyordu tabi. Parmaklarımın ucunda duran kupadan yükselen dumanların karşı binanın bacasından çıkanlara haddinden fazla benzediği olurdu. İşte böyle günlerde yalnızlığın acısını çekerdim. Ufak tefek şekilsiz bir pencereden dışarıyı izler, hayal kurardım. Oturduğum yeri çevreleyen sevimsiz, gri binaların yerinde ağaçlar, çiçekler olduğunu düşlerdim. Denk geldiğimizde gülümsemelerime soğuk bir homurdanmayla karşılık veren komşumun yüzüne büyük bir gülümseme yakıştırırdım. Bulutların arasına bir gökkuşağı yerleştirmek, gökyüzünü rengarenk kuşlarla süslemek isterdim. Neredeyse kimseyi tanımadığım bu devasa şehirde kendimi tıpkı bir karınca gibi küçük, çaresiz hissederdim. Böyle günler, neşemi aldığı yetmiyormuş gibi enerjimi de alırdı benden.
Neden böyle hissettiğimi anlamlandıramadıysanız, anlatayım. Ben hiç istememiştim ailemden uzağa taşınmayı. Yazma tutkum sürüklemişti Avrupa’nın çıplak kollarına. Bir metropol kentinde yetişkinliğimin ilk senelerini çürütmek istesem, Amsterdam yerine Moskova sokaklarına vururdum zaten kendimi. Anlayacağınız, aylardır burada yaşıyor da olsam Hollanda’nın düzenine alışamamıştım, ve muhtemelen uzunca bir süre alışamayacaktım. Hoş, alışmak istediğim falan da yoktu zaten. Bana kalsa pılımı pırtımı toplar, sokaklarında üç çizgi yerine ay yıldız dalgalandıran ülkeme geri dönerdim. Eskişehir’deki 29 Ekim coşkusunun her sokağında hissedildiği küçük kasabama döner, bir daha da adımımı dışarıya atmazdım. Yahut böyle yapmış olsaydım da kariyer hedeflerimi ardımda bıraktığımdan pişmanlık çekecektim.
Anlayacağınız, yetişkin hayatınızı nerede sürdüreceğinizi seçerken sahiden derin düşünmeniz gerekiyor. Bazen istediğiniz geleceğe erişebilmek için bir sürü şeyden vazgeçmeli olduğunuzu fark edebiliyorsunuz. Ben, her daim hayatımı kırsal bir kasabada sürdürmeyi bir sanayi kentine kıyasla daha cazip buldum, fakat hayallerimi takip edebilmem için rahatımdan vazgeçmem gerekti.
İki gün önce kitabımın son sayfasını yazmayı bitirdiğimde uzun süredir ilk defa kendimden emindim. Sayfaları geri çevirerek kapak eskizinin olduğu sayfaya döndüm. Tuttuğum kalemi işaret parmağımla daha sıkı kavrayarak sayfanın boşluğu doldurdum.
“Anadolu’ya Mektuplar”

