“Bir sabah uyandığımda herkesin iç sesini duyabildiğimi fark ettim.”
Kelimelerimin arasında göz ucuyla yana baktığımda bir çift mavi gözün, sanki okuyup anlayabilecekmişçesine cümleleri takip ettiğini görebiliyordum. İçten içe gülümsedim. Anne olmak ne güzel şeydi aslında. Nefesini kulağınızda hissedip kokusunu burnunuzda duyduğunuz bir çocuk olması hayatınızda… Üstelik herhangi bir çocuk değil, sizin çocuğunuz. Size kağıttan kalpler yapıp getiren, hayatınıza neşe katan küçük bir insan. Bazen uyuyamadığımda aklıma gelir, düşünüp dururum “Ben oğlumu hak etmek için ne yaptım?” diye. O doğmadan önceki hayatıma bakılırsa pek masum sayılmam da, o yüzden…
Bölüm bittiğinde ses çıkarmamaya çalışarak kitabın kapağını kapattıktan sonra onun ince buklelerinin arasına bir öpücük kondurdum. Hikayenin sonunu bekleyemeden çoktan tatlı bir uykuya dalmıştı bile. Odanın ışığını kapattıktan sonra kapıyı usulca çekerken fısıldadım: “Tatlı rüyalar…”
Bir pazar sabahıydı ertesi gün, hafta sonları sakin geçerdi bizim evde. Bir çocuk ve annesinin evde kalıp vakit geçirmesi oldukça sıradan gelirdi eskiden bana. Can doğduğunda henüz fark etmiştim ne kadar özel anlar olduğunu. Artık en sevdiğim zaman pazar sabahı, en sevdiğim yemek pazar kahvaltısı olmuştu. Bu gün de içim rahat uyanmıştım yine. Ben sofrayı hazırlarken incecik parmaklarıyla çatal ve kaşığını kavramış, masaya vuruyordu oğlum. Çıkardığı seslerin arasında sırıtıyordu kendi kendine. Bu manzara karşısında ciddi kalmak mümkün olamazdı.
Sırada oturup birlikte çizgi film izlemek vardı. Otuzuma girmeme üç ay vardı, bense küçük bir çocuk gibi oturmuş, ağzı yüzü olan arabaların maceralarını izliyordum televizyon karşısında. Ama anne olmak buydu aslında. Çocuğunuzla yeniden çocuk olmak gerekirdi bazen. Ayrıca kabul etmek istemesem de çizgi filmler de hoşuma gitmiyor değildi. Bazen oğlum sıkılıp kalksa bile ben devam ederdim izlemeye. Sonraki bölümde neler olduğunu öğrenmeden kalkamazdım başından…
Parka gitmeler, oyun alanına girmeler sonra gelirdi listede. Çocukların doğasında oynamak olduğundan onlar, sürekli dışarda olmak, gezmek ve oynamak isterlerdi ya, Can da öğlen uykusundan uyandığında başlardı “Park, park!” diye tutturmaya. Ben de onu bir güzel giydirir, indirirdim aşağıya. Parka giderdik birlikte, sallanır, kaydıraktan kayardık. O da ayrı bir serüven olurdu bize…
Nil Karaibrahimgil’in dediği gibi,
“Anne olmak zor, ama gülüşü yeter,
İçimde hâlâ küçük bir kadın dans eder…
Anne diye abartmayın, büyümedim ben.
Hiç mükemmel olmadım, olduğum yeter…”
