Bir gün gökyüzünden mavi yerine yeşil yağmaya başladı ve her şey değişti… 10 yıl önceydi. Bir bilim insanı, dünyanın yok olacağını, muazzam büyüklükte bir asteroidin gezegenimize çarparak tıpkı dinozorları yok ettiği gibi insanlığı da sileceğini öngörmüştü. Tahminlere göre, bu devasa gök cismi 2029 yılında dünyaya ulaşacaktı. İnsanları bu felakete inandırmak kolay olmadı tabii. Ancak inanan küçük bir kesim, bu olayların gerçek olduğunu ve önlem alınmazsa hepimizin yok olacağını kanıtlamak için çalışmalara başladı. Uzaya ait fotoğraflar çekilip yayınlandı.
İki yıl süren tartışmaların ardından insanlık sonunda ikna oldu ve bu gök taşını durdurmak için çeşitli yollar arandı. Nihayetinde ülkeler bir araya gelerek çok güçlü bir füze üretmeye karar verdiler. Füze, A15 adı verilen gök cismine fırlatılacaktı. Yaklaşık bir yıl boyunca insanlar, gece gündüz demeden bu füzeyi oluşturmak için çalıştılar. Tüm hesaplamalar yapıldıktan sonra nihayet füze fırlatıldı. Muazzam bir ses ve hızla yerinden ayrılan füze, binlerce insanın gözleri önünde tıpkı bir yıldız gibi gökyüzünde kayboldu.
Taş çatlasa iki saat sonra NASA’dan beklenen haber geldi: A15 yok edilmişti! Geride yalnızca küçük çakıl taşı boyutunda parçalar kalmıştı. İnsanlar sevinç çığlıkları atarak kutlama yaparken, kimse onları bekleyen çok daha büyük bir felaketten haberdar değildi.Aradan henüz bir gün bile geçmemişti ki bulutlar belirsiz bir sebepten dolayı sararmaya, hatta yeşile dönmeye başladı. İlk yağmur damlaları düştüğünde insanlar bir şeylerin ters gittiğini hemen anladı: Su yerine asit yağıyordu! Devletler yayınları keserek insanları dışarı çıkmamaları konusunda uyardılar, ancak o gece dünya genelinde 324.467 kişi yaşamını yitirdi.Zamanla bu yağmurların pH değeri daha da düştü. Artık tahta gibi maddeleri bile eritiyor, insan derisini bir mermi kadar keskin bir şekilde delebiliyordu. Evet, daha önce de asit yağmurları görülmüştü, ancak “A15 Kıyameti” adı verilen bu olay kadar güçlüleri hiç yaşanmamıştı.Toprak ve sular bu denli yoğun bir kimyasal emilime maruz kalınca, bu kaynaklarla beslenen canlılar da değişmeye başladı. Yeni doğan domuz ve inekler ek bir bacak veya kulakla dünyaya geliyor, keçiler ve kuşlar karışarak kanatlı keçiler ve boynuzlu kuşlar doğuyordu. İnsan yavruları ise doğduktan iki gün sonra yüksek ateş nedeniyle yaşamlarını yitiriyordu.
İnsanlık için dünya artık yaşanmaz hale gelmişti. Sürekli yağan ölümcül asit yağmurları, mutasyona uğramış canlılar ve zehirli atmosfer, burayı bir cehenneme çevirmişti. Canına tak edenler, hayatta kalmanın tek yolunun bu gezegeni terk etmek olduğuna inanıyordu. Bilim insanları ve mühendisler, Mars’a yerleşmek için hummalı bir çalışmaya girişti. Devasa kolonizasyon gemileri inşa edildi, seçilmiş gruplar Mars’a doğru yola çıkmaya başladı. Kimileri bu kaçışı insanlığın son umudu olarak görürken, geride kalanlar ise dünyayı kurtarmanın bir yolunu bulmak için mücadele etmeye devam ediyordu…
