Bir rüya gibi başlamıştı her şey. Elime ulaşan zarif davetiyede yalnızca şu yazıyordu: “Akşam yemeğinde sizi ağırlamaktan memnuniyet duyarız. Ev sahibi: Gazi Mustafa Kemal Atatürk.” İmzası, sanki tarih kitaplarından çıkıp önümde yeniden atılmıştı. Kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Bu sadece bir yemek değildi, bu tarihin ta kendisiydi.
Yemek, Çankaya Köşkü’nde verilecekti. O akşam, Ankara soğuktu ama hava tertemizdi. Köşk’e vardığımda, yüksek tavanlı salonlar, duvarlardaki tablolar ve kitaplıklar beni zamanın ötesine taşıdı. Sonra, karşıdan kendisi göründü,
Atatürk.
Omuzları dimdik, bakışları derin ve kararlıydı. Elini uzattı:
— “Hoş geldiniz. Bu akşam sadece yemek değil, biraz da fikir paylaşalım, ne dersiniz?” dedi, o kendine has gülümsemesiyle.
Masaya geçtik. Menü sade ama zarifti: Çorba, et yemeği, zeytinyağlılar ve tatlı olarak irmik helvası. Ama masanın gerçek lezzeti, konuşmalardı.
İlk konuyu o açtı:
— “Gençlik, sizce nedir?” diye sordu.
Bir an düşündüm, sonra “Cesaret, umut ve değişim isteği,” dedim.
Başını salladı:
— “Evet, ama ben gençliği yalnızca bir yaş dönemi olarak görmem. Gençlik bir ruhtur. Ben, milletimin en büyük gücünü gençlikte gördüm. O yüzden Cumhuriyet’i onlara emanet ettim.”
— “Peki sizce en zor kararınız neydi?” diye sordum.
Bir an durdu. Gözleri uzaklara baktı, sanki Sakarya’nın dumanlı tepelerini, Dumlupınar’ın sessizliğini yeniden yaşıyordu.
— “Saltanatı kaldırmak. İnsanlar zannettiler ki padişahlar giderse kaos olur. Ama ben halkıma güvendim. Korkmadım. Çünkü bilirim ki, milletin iradesi en büyük sultandır.”
Şaşkındım. Tarihte okuduğum satırlar, karşımda bir insanın dudaklarından dökülüyordu. Kitaplarda gördüğüm fotoğraflar artık ses bulmuştu.
Söz döndü dolaştı, dil ve harf devrimine geldi.
— “O reformu yaparken zorlandınız mı?” dedim.
Gülümsedi:
— “Çok. Çünkü bir milleti yeniden konuşturmak, ona sadece yeni harfler vermek değil, yeni bir düşünme biçimi kazandırmaktır. Ama halkım, o devrime dört elle sarıldı.”
Şömine yanıyordu. Masada sessizlik anları oluyordu, ama o sessizlik bile derindi. Çünkü onun susuşu bile düşündürüyordu.
Yemekten sonra küçük bir kitaplığı gösterdi.
— “Burada gece geç saatlere kadar çalışırdım,” dedi. “Bir millet, sadece savaşla değil, fikirle de ayağa kalkar. Ve her fikir, önce bir masa başında doğar.”
O sırada fark ettim: Atatürk, yalnızca bir asker ya da devlet adamı değil, bir düşünürdü. Bir öğretmen gibiydi. Konuşurken karmaşık şeyleri sadeleştiriyor, tarih ile insanı aynı cümlede buluşturuyordu.
Yemek sonuna yaklaşırken bana döndü ve şöyle dedi:
— “Siz gençlersiniz. Gelecek, sizlerin ellerinde. Ama sadece duygularla değil, akılla yürümelisiniz. Ben milletimi çok sevdim. Bu yüzden ona düşünmeyi öğrettim. Eğer bir gün benim izimden gitmek isterseniz, önce düşünün, sonra inanın, sonra yürüyün.”
Masadan kalkarken elimde ne bir kadeh, ne bir not defteri vardı. Ama zihnimde öyle güçlü cümleler, öyle sarsıcı düşünceler kalmıştı ki… Sanki yıllarca süren bir eğitimi tek bir akşamda almıştım.
Kapıdan çıkarken son bir kez döndü, bana baktı:
— “Unutmayın,” dedi. “Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil; bir inançtır. O inancı taşıyan her yürek, geleceği inşa edebilir.”
O akşamdan sonra ne gökyüzü aynıydı ne de tarih. Çünkü ben artık Atatürk’ü sadece tarih kitaplarında değil, kalbimin en derin yerinde taşıyordum.

