Genç kız her gün olduğu gibi sabah okula gitmek için dışarı çıktığında şehrin her zamanki kadar canlı renklerle boyalı olduğunu gördü. Aşina olduğu yolda yürümeye başladı.
Bir parkın yanından geçiyordu bu yol. Etrafına bakmaya başladı. Güneş sapsarı ve parlaktı her günki gibi. Etrafta tıpkı genç kız gibi okula giden çocuklar vardı. Çocukların çoğu ondan daha küçük yaştaydı. Onların gülüşleri çevrede yankı yapıyor, kuşlar da onlara ayak uydurur gibi cıvıldıyordu. Bir kısmının etrafı sarı ve turuncu parıldıyor, diğerlerinin etrafı ise mor parıldıyordu. Onların gözlerindeki merak ve mutluluk renklerle dünyaya yansıyordu. Yürüdükçe daha fazla kişinin etrafındaki renkleri görmeye başladı. Sabah gezmeye çıkan hayvanlar bile mutluydu. Hepsinin etrafında sarı tonları parıldıyordu.
Tabii her şey bu kadar renkli değildi. Bazı insanlar mavi tonlarını yansıtıyor; parıltılar, onların yakın zamanda üzüldüklerine işaret ediyordu. Kimisi de gri tonlarındaydı. Lakin bu her zaman kötü değildi. Sonuçta Duygukent’te her şey mükemmel olsaydı o zaman kim dengeyi sağlayacaktı?
Okul her zamanki gibi canlıydı. İnsanların duygularına kulak verdiği bu kentte dersler de proje bazlıydı. Sıkılmak için yer yoktu. Dersler etkinliklerle geçer, öğrencilerin yansıttığı renkler göz önünde bulundurularak konular anlatılırdı.
Genç kız günün çoğunu burada geçirmişti. Duygular üzerine hazırlamış renkli panolar, kütüphanede ses geçirmeyen proje odaları, istek kutuları, gül kokulu geniş bahçeleri ve daha fazlası…
Genç kız eve dönerken karanlık sarmıştı Duygukent’i. Akşam oluyordu. Gelirkenki enerjik havadan eser kalmamış, yerini hasretin ve huzurun timsali lacivert tonlarına bırakmıştı. Yaşlı çiftler birlikte yürüyor; kimi yeşil ve mavi, kimi de kahverengi tonlarını yansıtıyordu. Sadece bunları görmek bile genç kıza huzur veriyor, onun zihnini boşaltmasına yardımcı oluyordu.
O da bu sakinlikten etkilenip bir bankta oturmaya karar verdi eve dönmeden. Kuşları artık duyamıyordu. Ortalığa bir sessizlik çökmüştü. Rahatsız edici olanlardan değildi bu sessizlik. Daha çok insanları kendi düşünceleriyle baş başa bırakan türdendi. Kendi parıltısının da diğerleri gibi mavi tonlarında karanlığa karıştığını bile fark etmedi. Biraz dinlendikten sonra tekrardan evin yolunu tuttu.
Böyleydi işte Duygukent’in her günü. Hisler, insanları insan yapan en belirgin özellikti. Buranın sakinleri önem verirdi bu hislere. Genç kız da bir istisna değildi. O da duygulara önem verir ve insanlara onların duygularını dikkate alarak yaklaşırdı.
Kim bilebilirdi ki birkaç asır içinde insanlar içe döndükçe etraflarındaki renkler kaybolacak ve çoğu kişi insanlığın temelinde olan hisleri hatırlamayacaktı bile…
