Yatağımdan her yerim ağrıyarak kalktım. Yine aç ve susuz bir güne gözlerimi açtım. Betondan farksız gibi olan yatağımdan kalkınca neredeyse kıpırdayamaz haldeydim. Damağım kurumuştu, boğazımda en ufak bir nemlilik hissetmiyordum. Yutkunmak bile batıyordu uyandıktan sonra. İçecek bir bardak su aradım. Ama evde bir zerre temiz su yoktu. Su içebilmek için iki saatlik yürüme mesafesindeki su kaynağına gitmem, güğümleri doldurup suyu eve dökmeden taşımam gerekiyordu: içinde hayvanların da yıkandığı, tamamen hijyenden yoksun, içilmesi olanaksız gibi görünen bir su kaynağına. Kalkıp kendi kendime düşünmeye başladım: Neden Dünya’nın başka yerlerindeki çoğu çocuk gibi büyüyemiyordum?
Kuruluktan çatlamış ellerimle boş güğümleri kavrayıp zorlukla doğruldum ve yola koyuldum. İki saatlik bu yol cehennem gibiydi. Tepemde yanan Güneş etrafı kasıp kavuruyordu. Susuzluğumla mücadele ederken bir yandan da vücudum terleyerek su kaybediyordu, gerçekten dayanamayacağımı hissettim. Sonunda su kaynağını görmüştüm. Sabırsızlıkla yanına doğru hızlı adımlar attım. Güğümleri suyla doldurdum. Susuzluğum öylesine şiddetli, dudaklarım öyle çatlak, damağım öyle kuruydu ki sudan hemen kana kana içmemek için kendimi zor tutuyordum. Ancak güğümlere doldurduğum suyu kaynatmam, tekrar soğutmam ve içilebilir hale getirmem şarttı. Bu haliyle suyu içmem ölümcül olabilirdi. Üstelik bu yolun daha dönüşü vardı. Sabırlı olmalıydım.
Eve vardığımda suyu kaynattım. Biraz soğumasını bekledim ve sonrasında suyun bir kısmını içerek susuzluğumu bir nebze de olsa giderdim. Ancak kana kana da içememiştim suyu. Evden erkenden ayrılıp açlığımızı bir nebze olsun giderecek yenilebilir bir şeyler bulmak uğruna canla başla çalışan anne ve babama da bu sudan ayırmam gerekiyordu. Açlığımı da oldukça şiddetli bir şekilde hissediyordum. Gözüm yolarda annem ve babamın eve dönmesini bekledim.
Burada çoğu çocuk genellikle yiyecek iki lokma yemek uğruna her gün ya çalışır, ya da bir mızrakla ava çıkarlar, eğitim bile göremezler. Böyle yapmazlarsa, zaten en ufak bir et veya yağ görüntüsü bulunmayan, açlıkla mücadele eden, bir deri bir kemik vücutları temel insanlık görevlerini yerine getiremez olur. Afrika’da sadece yemek ve içecek eksikliğinden kaynaklı ölen yüzlerce insanı gördüm, yokluklarına ve acılarına kendi gözlerimle tanıklık ettim. Bütün bunları düşününce durumuma şükrettim. En azından ben yaşamaya devam edebileceğim miktarda yemek bulabiliyor ve türlü zahmete katlansam da bir su kaynağına nispeten yakın bir yerde yaşıyorum. Her gün bu suyun da etraftaki çoğu varlık gibi kurumaması için dua ediyor ve bulduğum yiyecekler için şükrediyorum.
Akşama doğru anne ve babam eve vardı, ve yemeği pişirdiler. Tabaklarımıza koyduğumuz alın teriyle kazanılmış 3 kaşık yemek bizim için büyük bir gururdu. Dışa vurmadan düşledim bir gün bizim de soframızın baştan sona dolu olduğunu. Bazıları için küçük ama bizim için büyük bir hayaldi bu.
